16 Tem 2010

Şimdi Neredeler? - Kısım IV -


David Seaman
Yanlış zamanda doğmuş olduğunu düşündüğüm (tam takım zırh içinde pek yakışıklı bir şövalye olabilirdi halbuki) yıldız kaleci 13 yıllık Arsenal macerasından sonra 2004 yılı sonunda City forması ile futbola veda etti.

Emekliliğinin ardından kariyeriyle ilgili iki DVD yayınladı.. Futboldan uzak duruyor. Zaman zaman TV şovlarında boy gösteriyor ve "safe hands" isimli bir golf turnuvası düzenliyor.


Hristo Stoichkov
Bulgaristan'ın en büyük yeteneği diyebileceğimiz Stoichkov, Barca'dan sonra Katar ve ABD'ye giderek zengin oldu ve 2003 yılında emekli oldu. Emekliliğinin ardından 3 yıl boyunca Bulgaristan Milli Takımı'nı çalıştırdı. Kısa bir Celta Vigo macerasının ardından Güney Afrika'ya gitti. Şimdi işsiz.

Youri Djorkaeff
Ermeni asıllı Fransız golcü, 2006 yılında emekli oldu. Futboldan tamamen uzak duran Djorkaeff'in "Vivre dans Ta Lumière" adında bir albümü bulunuyor.

Victor Ikpeba
1999 yılına kadar Monaco forması ile harika performans gösteren Ikpeba'nın kariyeri 2000 yılında 26 yaşındaki eşini kaybetmesiyle düşüşe geçti. Arabistan'da sona erdirdiği kariyerinin ardından futboldan uzak duruyor ve Monaco'daki evinde sakin bir hayat sürüyor.

Pierluigi Casiraghi
Çok gol atamasa da büyük takımlarda kendine hep yer bulmuş olan Casiraghi, Juventus ve Lazio maceralarının ardından 2000 yılında Chelsea forması altında emekli oldu. 2006 yılından bu yana İtalya U21 takımının başında bulunuyor.

Aleksandr Mostovoi
Celta Vigo ve Rus Milli Takımı'nın yetenekli orta saha oyuncusu, 2005 yılında emekli oldu. emekliliğinin ardından üniversitede elektrik üzerine aldığı eğitimini tamamladı. Şimdilerde Rusya'da bir üniversitede spor akademisyeni olarak görev yapıyor ve genç atletler yetiştiriyor.

Ricardo Sa Pinto
Bir dönem dünyanın yıldızı olmaya adaydı. Kariyerinin çoğunu Sporting Lizbon'da geçirdi. Yeteneklerine rağmen ne milli takımında ne de kulüp takımlarında büyük bir başarıya imza atamadan 2007 yılında emekli oldu. Emekliliğinin ardından Sporting'e koç olarak dönse de bir süre sonra istifa etti. Şimdi kayıplarda.

Stuart Pearce
Tarihin gördüğü en kemik sol beklerden biri olan Pearce yıllarca kulüp takımlarına ve milli takımına hizmet etti. Nottingham Forest'ta efsane oldu. Emekliliğinin ardından 2005-2007 arasında Manchester City'nin başına geçti. 2 yıl süren ve fena gitmeyen bir maceranın ardından İngiltere U21 takımının başına getirildi. Halen de orada görev yapmakta.

Bixente Lizarazu
Bir başka efsanevi sol bek.. Bordeux'ta harikaydı, Bayern München'de 30'undan sonra bile destanlar yazdı. 2006 yılında, Zidane'dan sadece birkaç gün sonra emekli olduğunu açıkladı. Politik görüşlerine rağmen Fransa tarihinin en başarılı futbolcularından biri olarak tarihe geçti.

Emekliliğinin ardından Ju-jitsu'ya merak saldı. 2009 yılında ise bu dalda hafif sıklette Avrupa şampiyonu oldu.

Stefan Kuntz
Bochum, Uerdingen ve Kaiserslautern'in ardından ülkemize, Beşiktaş'a gelen alman panzeri, 1999 yılında emekli oldu. 1999-2003 yılları arasında birkaç takım çalıştırdı ancak tutunamadı. 2006-2008 yılları arasında Bochum'da koç olarak görev yaptı. 2 yıldır ise Kaiserslautern'in başkanlık koltuğunda oturmakta..

15 Tem 2010

Şimdi Neredeler? - Kısım III -

Ole Gunnar Solskjaer
Süper yedek, 1999 yılına damgasını vuran bebek yüzlü katil.. 2007 yılında 11 yıllık Manchester United kariyerine nokta koyarak emekli oldu. Jübilesinde oyuna sonradan girip gol atamasa da 70.000 kişinin alkışını aldı.

Şu anda Manchester United B takımının başında bulunuyor.

Mehmet Scholl

Emekli olmadan önce milli maç sebebiyle geldiği Türkiye'de Televole'nin babasıyla tanıştırdığı ve karşılığında "hmmm pek güzel" tepkisini veren Mehmet Scholl, 2007 yılında emekli oldu. 14 yıl terlettiği Bayern München formasıyla 300'ün üzerinde maça çıktı.

Emekliliğinin ardından Bayern München U13 takımının baş çalıştırıcısı olarak atandı. 2009 yılında ise Bayern München B takımının (ki Lahm ile Schweinsteiger'in çıktığı yerdir) baş çalıştırıcısı oldu. Önümüzdeki yıl teknik direktörlük lisansı alacak.

Robert Martin Lee
Orta saha dinamosu, nam-ı diğer "Rob Lee", 24 yıllık kariyerinde 6 takım değiştirdi ve 2006 yılında emekli oldu. Şimdilerde Singapur'da spor yorumculuğu yapmakta.

Gabriel Batistuta
Hem River'da hem de Boca'da oynayıp iki taraftarın da taparcasına sevdiği kaç futbolcu vardır? Peki 9 yıl formasını terlettiği eski takımına karşı gol attığında sahanın ortasında hıçkıra hıçkra ağlayan?

Büyük kaptan Gabriel Omar Batistuta, ya da herkesin bildiği adıyla Batigol, 2003 yılında İtalya'dan ayrılıp Arabistan'a gitti ve 2005 yılında futbolu bıraktı.

Vaktini futbol sahalarından uzakta, polo ve golf oynayarak geçiriyor. Bir de inşaat şirketi var..

Fernando Couto
EURO 96'da hayallarimizi yıkan bu kara yeleli savunma oyuncusu 2008 yılında Parma forması ile futbola veda etti.. 2 senelik bir molanın ardından ülkesine döndü ve Braga'nın başına geçti.

Thomas Skuhravy
1,93'lük dev forvet Sparta Prag ve Cenova formaları ile devleşti. EURO 96’ya sakatlığı nedeniyle katılamadı. 15 yıllık kariyerine 1997 yılında nokta koydu. Şimdi ülkesinde bir bar işletiyor ve spor yorumculuğu yapıyor.

Christian Ziege
17 numaraya anlam kazandıran bu güzel sol kanat oyuncusu, Bayern München, AC Milan, Middlesbrough, Liverpool, Tottenham Hotspur ve Borussia Mönchengladbach'da oynadıktan sonra 2005 yılında emekli oldu. 2006 yılında son takımı Borussia Mönchengladbach'da başladığı teknik adamlık ve yöneticilik kariyerine ise bu yaz Arminia Biefeld'in teknik direktörü olarak devam etmekte.

Martin Dahlin
İsveç'in O.J. lakaplı (Simpson) hırçın golcüsü, 1999 yılında emekli olduktan sonra evine döndü ve tekstil işi yaptı. Şimdi ise futbolu özlemiş olacak ki kurduğu şirketle menajerlik yapmakta..

Patrick Kluivert
Hollanda'da, İtalya'da, İngiltere'de ve İspanya'da hep üst düzey takımlarda oynadıktan sonra 2008 yılında Fransa'da emekli oldu. Bir dönem AZ Alkmaar ve Avustralya'da staj yaptıktan sonra sene başında teknik direktörlük lisansını aldı. Heyecanla bekliyoruz..

14 Tem 2010

Bitmeyen sevda..

Alt yapısından yetiştiği kulübün forması üzerine yapışan futbolculara bayılıyorum. Takımının iyi gününde kötü gününde hep orada oluyorlar.. Tarihi yaşıyor, zaman zaman yazıyorlar.. Kaptan, koç, teknik direktör ve hatta hatta başkan oluyorlar.. Takımın büyüklüğünün önemi olmaksızın taraftarın gözünde ilahlaşıyorlar.. Taraftarın onlara, onların formalarına sevdası hiç bitmiyor..

Aslına bakarsanız zor bir iş bu.. Öncelikle büyük bir sakatlık geçirmemesi gerekiyor futbolcunun.. Bunun yanında hele hele büyük bir takımda oynuyorsa formunu hep en üst seviyede tutmak zorunda.. Gelen giden teknik direktörlerle iyi anlaşmak, değişen yönetimlerden etkilenmemek durumunda.. Baş döndürücü transfer tekliflerini de yabana atmamak gerek.. Sanırım formalarına duydukları aşk sayesinde başarıyorlar bu işi..

Düşünsenize, aşkı tattığınız formayı dolu dolu giyebilmek için her zaman iyi olmak zorundasınız.. Zira sadece sadakat takımda kalmak için yeterli olmuyor çoğu zaman.. Mesela yakın geçmişte, Sir Alex Ferguson, Gary’yi takımda tutarken Phil Neville ile yollarını ayırdı.. Büyük ölçekli takımların “sadakat”e değil “istatistik”lere bakması doğal karşılanabilir tabii.

Günümüz futbolunun “transfer çılgınlığı” curcunasında örnekleri giderek azalsa da hala var böyle oyuncular. Deli kaleci Marcos, Gary Neville, Francesco Totti, Paul Scholes ve Ryan Giggs ilk aklıma gelenler.. Hepsi de kariyerinin sonlarında.. Hepsi de takımlarının formalarını en az 15 yıldır giyiyor.. Hatta Giggs’in bu sene 20. yılı doluyor! (Beckham, yukarıdaki fotoğrafa bakıp kaç kere ağlamıştır acaba?)

Geçtiğimiz sene emekli olan Paolo Maldini’ye ayrı bir paragraf açmak şart. Belki de ayrı bir yazı yazmam gerekiyor.. 10 yaşında kapısından içeriye adım attığı Milan tesislerinden 41 yaşında çıktı.. Böylesi bir sadakate saygı duymaktan başka ne yapılabilir?

Kimisi bu futbolcuları profesyonel olmamakla suçluyor. Kimisi “rahat ettikleri ve çiftliklerini kurdukları” için takımlarını terk etmediğini savunuyor. Ben tam aksi noktadayım. Bir adam AC Milan formasını 31 yıl terletiyor, dünyanın zirvesindeyken kendisine gelen milyonluk transfer tekliflerini elinin tersiyle itiyor ve forması altında onlarca başarıya imza atıyorsa konuşmanın ve eleştirmenin alemi yoktur.. O adam iyidir, başarılıdır, dahası takımına aşıktır.. Çok basit aslında.. Sadece orada olmak, o formayı giymek istiyordur.. Hepsi bu..

Tony Adams, Matthew Le Tissier, Lars Ricken.. Say say bitmez.. Hepsi için sayfalarca yazı yazılabilir, binlerce kelime sarf edilebilir.

Bir futbolcunun formasının emekli edilmesinin, jübilesinde on binlerin gözyaşlarına boğulmasının, fanatik taraftarların çocuklarına o futbolcunun adını vermesinin bedeli nedir? Hangi Abramovich satın alabilir bunu?

Futbolu bu kadar sevmemin sebeplerinden biri de bu işte.. Bu işin içinde ne kadar para dönerse dönsün hala duygulara yer var.. Olmaya da devam edecek.. En azından böyle ümit ediyorum..

Steven Gerrard’ı Liverpool’dan Ledley King’i Tottenham’dan ayıracak babayiğitleri de merak etmiyor değilim tabii..

Bizde de var elbette böyle deli aşıklar.. Sanlı Sarıalioğlu, Baba Hakkı, Rıza Çalımbay, Müjdat Yetkiner, Turgay Şeren ve elbette takımının bir jübileyi bile çok gördüğü, UEFA Kupası Finalinde çıkık omzuyla Henry ve Berkamp ile boğuşan Bülent Korkmaz.. Aralarında kötü anılan bir tanesi bile var mı?

13 Tem 2010

Şimdi Neredeler? - Kısım II -

Phillip Cocu
PSV ve Barcelona'nın altın değerindeki adamı PSV-Barca-PSV git gelinin ardından bir sene Birleşik Arap Emirlikleri'nde top koşturdu. 2008 yılında emekli oldu ve aynı yıl Hollanda Milli Takımı'nın yardımcı çalıştırıcısı olarak atandı. 2009 yılından bu yana ise milli takımdaki görevinin yanında PSV Eindhoven'da yardımcı teknik direktör olarak görev yapmakta.

Davor Suker
Sevilla ve Real Madrid formalarıyla istatistikleri alt üst eden Hırvat golcü 2003 yılında Almanya'da emekli oldu. Emekliliğinin ardından ülkesine döndü ve birkaç futbol akademisi açtı. Tüm enerjisini genç futbolculara harcadığını açıklayan Suker'in "Davor" marka bira ürettiği ve açtığı barda satışa sunduğunu da eklemek gerek..

Darko Kovacevic
Real Sociedad'a tarihinin en büyük başarılarını getiren ikilinin "iri" olanı idi. 2007 yılında Yunanistan'a transfer oldu. 2009 yılında emekli oldu. Emekliliğinin ardından Yunanistan'da yaşamaya devam ediyor. Geçtiğimiz ay Olympiakos'un teknik direktörü olarak atandı.

Chris Sutton
Blackburn'de ışıl ışıl parlıyordu, Chelsea değirmeninde yitip gitti. Celtic'te kendini buldu, Birmingham ve Aston Villa'da tükendi.. 2007 yılında, 34 yaşında emekli oldu. 2009 yılından bu yana Lincoln City adlı takımı çalıştırıyor.

Andy Cole
Newcastle United altyapısında yetişen ve kısa sürede Manchester United'ın "kara inci"sine dönüşen Cole, kariyerinin son iki yılında 6 takım değiştirdi. 2008 kışında emekli olduğunu açıkladı. Milton Keynes Dons ve Huddersfield Town takımlarında kısa süreler için koç olarak çalıştı. Şimdi yeşil sahalardan oldukça uzakta..

Karel Poborsky
Aşırtmaların üstadı ve Euro 1996'nın yıldızı.. 2007 yılında, futbola başladığı Budejovice takımında emekli oldu. Hiçbir takım çalıştırmadı, biyografisini yayımlamadı. Kayıplar listesinde. (Tek bildiğimiz saçlarını kestiği..)

Frank Leboeuf
Strasbourg ve Chelsea formalarıyla devleşen bu sert savunma oyuncusu 2003 yılında gittiği Katar'da 2005 yılında emekli oldu. Emekliliğinin ardından bir iki filmde küçük roller aldı. Halen Fransız televizyonlarında boy göstermekte..

Andreas Köpke
Eldivenlerini Kahn'a devretti, doğduğu takıma geri döndü ve emekli oldu. Sayısız ödül sahibi olan bu Alman kaleci şu anda milli takımında kaleci antrenörü olarak görev yapmakta ve genç kalecilere ilham vermekte..

Ivan Zamorano
Şili tarihinin en büyük golcüsü olan "Korkunç Ivan"'ın şöhreti Ronaldo'nun Inter'e transferi ile sarsılmıştı (1+8 numaralı formasını unutmamak gerek). Birkaç takım gezdikten sonra 2003 yılında emekli olduğunu açıkladı. Şu anda Şili U-18 milli takımının yardımcı çalıştırıcılığını yapmakta. Bakalım A takımın başına ne zaman geçecek?

Güney Afrika'dan dönerken..

2010 Dünya Kupası sona erdi. Afrika kıtası da alnının akıyla kalkmış oldu büyük bir organizasyonun altından.. Turnuva sonunda İspanya duble yapma hayaline belki Iker Casillas'ın yarı final ve final maçlarındaki sıra dışı performansı ile belki de Xavi-Iniesta ikilisinin insanın ruh sağlığını tehdit eden paslaşmaları ile ulaştı..

Şimdi turnuvanın lüzumsuz istatistiklerine bakalım:

Turnuvaya 736 oyuncu katıldı. İngiltere, liglerinden gönderdiği toplam 117 oyuncu ile bu alanda ilk sırada yer aldı. (Tüm oyuncuların %16'sı.)

Turnuvada, sadece kendi liglerinde oynayan futbolcularla başarı kovalayan takımlar İngiltere, Almanya ve İtalya oldu. Kadrosunda kendi ulusal liginden bir tek oyuncu bile bulunmayan takım ise Nijerya idi. Kulüp takımları arasında ise milli takımlara 13 kişi gönderen Barcelona şov yaptı.

Toplamda 145 golün atıldığı turnuvada gol ortalaması 2,27 oldu. (Bu rakam 2006, 2002, 1998 ve 1994 turnuvalarının altında.)

Almanya, maç başına ortalama 2,29 gol atarak "en golcü takım" oldu. Cezayir ve Honduras evine gol atamadan dönerken en çok gol atan takım yine (doğal olarak) Almanya oldu. Asist farkıyla gol kralı olan Alman Thomas Müller, muhteşem performansını altın ayakkabı ile taçlandırdı. Turnuvada hat-trick yapabilen tek oyuncu Gonzalo Higuain oldu.

Kuzey Kore, maç başına yediği 4 golle "turnuvanın kalburu" oldu. İspanya ise oynadığı 7 maçta sadece 2 gol yedi. Oynadıkları her maçta gol yemeyi başaran takımlar Avustralya, Kamerun, Danimarka, Yunanistan, İtalya ve Kuzey Kore olurken, İspanya 7 maçın 5’inde gol yemeyerek büyük bir başarıya imza attı.

Çalınan 15 penaltı düdüğünün ardından sadece 9 gol sevnci yaşandı.

Wesley Sneijder, oynadığı maçların 4 tanesinde "maçın adamı" olmayı başardı ve bu açıdan en başarılı oyuncu oldu.

10 adet stadyumda toplam 3.178.856 biletli kişi maç izledi. Maç başına ortalama 49,670 kişi olurken, stadyumlarda doluluk oranı %93 seviyesinde gerçekleşti.

Maç kaybetmeden turnuvadan elenen tek takım Yeni Zelanda olurken, Maç kazanamadan evine dönen takımlar Cezayir, Kamerun, Fransa, Honduras, İtalya, Kuzey Kore, Nijerya ve yine Yeni Zelanda oldu.

Hollanda 25 sarı ve 1 kırmızı kart görerek kendi rekorunu kırarken, Kuzey Kore oynadığı 3 maçta sadece 2 sarı kart gördü.

Şimdi geriye dönüp bakalım. Bu turnuvada akılda kalan ne oldu? Hakem hataları, vuvuzela ve aslında kalın plastikten imal edilen bir “balon” olduğu iddia edilen Jubilani.. Pek güzel..

Tamam, Suarez'in başrolünü oynadığı "Gana'nın Dramı" adlı eser, Thomas Müller'in doğuşu ve "Hollanda gibi oynayan Almanya" ile "Almanya gibi oynayan Hollanda" konuları da vardı. İspanya'nın rakibine top yüzü göstermeyen oyunu da göze çok hoş gelmemekle birlikte müthişti ve saygıya değerdi. Keita'nın taklaları ve Cruyff'un "Hollanda da İspanya da benim izlerimi taşıyan oyunlar sergiliyor," açıklaması da kayda değerdi..

Yine de Euro 2012 diyorum.. Heyecanla bekliyorum..

Uzunca bir süre ne vuvuzela ne de Üründül'ün sesini duymak istiyorum..
Zira yetti gari..

12 Tem 2010

Şimdi Neredeler? - Kısım I -

Gianluca Vialli
İtalya'nın gol kralı, Roberto Mancini'nin "gol ikizi", Sampdoria'nın efendisi, Chelsea'yi “başka bir takım”a dönüştüren menajer oyuncu.. Hakkında yazılacak o kadar çok şey var ki.. Chelsea'den ayrıldıktan sonra bir sezon Watford'u çalıştırdı.. 2002 yılından bu yana takım çalıştırmıyor. 2006 yılında "Italian Job" adlı bir kitap kaleme aldı.. Şimdilerde golf turnuvalarına katılıyor ve Sky Italia'da maç yorumluyor.

Roberto Baggio
Parlak yeteneklerini büyük bir uluslar arası kupayla taçlandıramayan ve 1994 finalinde kaçırdığı penaltının ardından asla eskisi gibi olamayan İtalyan efsanesi 2004 yılındaki emekliliğinin ardından Arjantin’e yerleşti ve Boca taraftarı oldu. Hemen her futbolcu gibi anılarını kaleme aldıktan sonra birkaç bağış organizasyonunda görev aldı. Şimdilerde futboldan uzak, sessiz sedasız günler geçiriyor..

Stan Collymore
Bir zamanların transfer rekortmeni Collymore emekliliğinin ardından ne mi yaptı? Elbette otobiyografisini yayımladı. Kitabının ardından Sharon Stone’a “Temel İçgüdü 2” filminde eşlik eden Collymore’un bir de rap albümü denemesi oldu. Şimdilerde radyo programı hazırlayıp sunmakta ve zaman zaman maçlarda yorumculuk yapmakta..

David Platt
Serie A ve Premier League’in aranan adamı, Arsenal’in de kaptanlığını yapmış olan bu İngiliz, aktif futbol hayatına nokta koyduktan sonra menajerliğe adım attı. Önce Sampdoria’yı ardından da Nottingham Forest’ı küme düşürdükten sonra Crystal Palace’ta başarısız bir sezon geçirdi. İngiltere U21 milli takımının başında göreli olarak başarılı bir dönem geçirse de 2004 yılında görevinden ayrıldı. Bir süre yorumculuk yapan ve 4-4-2 dergisinde köşe yazıları yazan Platt, bu ay başında Manchester City’de A takım koçu olarak göreve getirildi.

Paul Gascoigne
Sıra dışı karakteri ve kötü alışkanlıklarının bile yeteneğini gölgeleyemediği Gazza, 2004 yılındaki emekliliğinin ardından 2 kitap yazdı. 2004-2005 yıllarında Boston United ve Kettering Town isimli takımları çalıştırsa da kovulması uzun sürmedi. Bir ara müzikle uğraştı, hatta Iron Maiden ile Avrupa turnesine bile çıktı. Eve dönüşünde eski alışkanlıklarına geri dönen Gazza, halen uyuşturucu ve alkol bağımlısı olarak yaşamakta. Sık sık tutuklanan ve rehabilitasyon merkezlerine geri dönen Gazza, her şeye rağmen ilham veren yetenekleriyle hatırlanıyor..

Ian Rush
Liverpool’da Gerrard Houllier’in altında oyuncu koç olarak çalışan Rush, 2005 yılında Chester’ı yönetti. 2006 yılında menajerlik kariyerine son veren Rush bir çok televizyonda analist olarak görev almakta ve aranan bir yorumcu olmayı başarmış durumda. 2010 Mayısında Liverpool’un halkla ilişkiler yüzü olarak göreve getirilen Rush’ın koç olarak görev yapıp yapmayacağı ise merak konusu..

Pavel Nedved
Çek Cumhuriyeti’nin en büyük yeteneklerinden biri olan ve Juventus tarihine adını altın harflerle yazdıran “sarı fırtına” 2008-2009 sezonu sonunda emekli oldu. Daha önceden futbolu ülkesinde bırakmak istediğini defalarca belirten Nedved, Juve’nin başına gelen felaketin ardından takımı tekrar Serie A’ya çıkarmanın boynunun borcu olduğunu açıklayarak takımda kaldı. Şimdilik futboldan uzak yaşıyor. Bakalım kendisini Juventus’un teknik ekibinde ne zaman göreceğiz?

Zvonomir Boban
AC Milan formasıyla yaklaşık 200 maça çıkan Boban, sürgün yılları ve emekliliğinin ardından ülkesinde tarih üzerine yaptığı lisans eğitimini tamamladı. Yetmemiş olacak ki spor yazarlığı üzerine de bir lisans derecesi edindi. Şimdilerde ülkesinde hem bir spor gazetesinde yöneticilik yapmakta, hem İtalyan La Gazzetta dello Sport’ta yazmakta hem de maçlarda yorumcu olarak boy göstermekte..

Paolo Di Canio
Premier League’de oynamış olan en iyi yabancılardan biri olan West Ham United’a duyduğu aşkı her fırsatta dile getiren Di Canio, 2008 yılındaki emekliliğinin ardından ortalarda gözükmüyor. Bir gün West Ham’ın başına geçmek istediğini basın yoluyla dile getiren İtalyan’ın işi pek de kolay değil açıkçası. Faşist söylemleri ve zaman zaman gol sevinci olarak savurduğu “Romalı Selamı”nın bunda bir etkisi var mıdır acaba?

9 Tem 2010

İhanet?


Bir futbolcunun transfer olmasından daha doğal bir şey yoktur. Ancak futbolcu armasını öptüğü bir takımdan “ezeli ve ebedi rakibi”ne transfer olduğunda iş değişir. Hele hele söz konusu futbolcu takımının yıldızıysa ve taraftarıyla diğer futbolculardan daha yakın bir ilişki kurduysa…

Futbolun, daha doğrusu futbolcunun ihaneti birçoğu için ihanetlerin en büyüğüdür. Real Madrid-Barcelona, Atletico Madrid - Real Madrid, Internazionale-Milan-Juventus, Celtic-Rangers, Tottenham Hotspur-Arsenal, Everton-Liverpool, Leeds Unied - Manchester United, Newcastle United - Sunderland ve bizim üç büyüklerimiz arasındaki transferler genellikle büyük sarsıntılar yaratır.


Rakip taraftarlar birbirlerini “diğer takımı tutan vatandaşlar” yerine “düşman” olarak gördükleri için kahramanlarının düşman saflarına katılmalarını da sağduyu ve serinkanlılıkla karşılamaları beklenemez. Kimileri “düşman” kelimesini fanatizmin doruklarında bir ifade olarak algılasa da gerçek budur. Bir takımın lideri ezeli rakibe transfer olursa takımını satmış ve düşman saflarına katılmıştır!

Sorarım.. Fiorentina taraftarı Roberto Baggio'yu nasıl affetsin? Everton'u aldatıp kırmızıları giyen Nick Barmby'nin yarattığı hezeyan nasıl unutulsun? Peki ya sadece daha fazla para kazanabilmek için mavilere bürünen "Cashley Cole"'a ne demeli? Tottenham’ın yetiştirdiği en büyük savunma oyuncusu Sol Campbell’ın “ben Arsenal’e gidiyorum,” demesi nasıl sindirilsin? Fabio Cannavaro, Alessandro Nesta, Romario, Edgar Davids, Predrag Mijatovic, Peter Beardsley.. Saymakla bitmez bu transferler.. Bir de Luis Figo olayına tanık olduk ki kelimeler yetmez.. Yeşil sahaların görüp görebileceği en büyük protestolara maruz kaldı kendisi.. Sahaya atılan domuz kafaları mı istersiniz, tribünde dolanan şişme kadınlar mı..

Bu işin dayandığı mantık temelinin çok sağlam olmadığını kabul ediyorum. Nihayetinde kim olursa olsun, geçimini bu işten sağlayan bir “işçi”dir futbolcu. Ona daha iyi şartlar sunan, kendini daha iyi hissedeceği, daha üst seviyede oynayabileceği bir takıma transfer olmaktan daha doğal bir hakkı yoktur.

Yine de olmuyor arkadaşım. Madem formasını terlettiğin takımın ezeli rakibine transfer olabilecek kadar “profesyonel”sin bugün formayı öpmeyeceksin arkadaş. “Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum formayı giyiyorum,” demeyeceksin. “Ben profesyonel bir futbolcuyum, işimi yapmaya, formamın hakkını vermeye geldim,” diyip konuyu kapatacaksın.. “Once a blue, always a blue,” dersen bir gün kırmızı forma giydiğinde ne yapacaksın? “Profesyonelim,” demek kurtarmaz seni.. Taraftara şirin gözükmek için takındığın popülist tavırlar gün gelir hayatı zindan eder sana..

Gelelim bize..

Aslında bu blogda hiç girmeyecektim Türk futboluna ama yaram var.. Dayanamadım..

Bir Beşiktaşlı olarak Feyyaz Uçar’ın ve Alpay Özalan’ın sarı lacivertli forma ile sahalarda boy göstermiş olması beni derinden yaralamıştır. Ah Feyyaz ah.. “Başka takım mı yok arkadaşım!” “Efsaneyken neden yaptın bunu kendine?” “Neden aldattın bizi?” gibi sorular sonsuza dek cevapsız kalacak.. Cevaplayamayacaksın.. Cevap verecek bir şey yok çünkü..

Bir de transferinden sadece birkaç gün önce İnönü Stadyumu’nun kapalı tribünü önünde taraftarla birlikte yeni takımına oldukça renkli küfürler savuran TM adlı zat var. Siyah beyaz çubuklu formamızın gördüğü ihanetlerin en büyüğüdür.. Şimdi nerede? Larissa forması ile askerden kaçmaya çalışıyor. Ne oldu? Dünyaları mı kurtardın? Şimdi ne orada ne seviliyorsun ne de burada.. Kariyerin bitti.. Milli takımdan uzak kaldın.. Karakter zafiyetini cümle alemin gözüne soktun..

TM’nin yeni kulübünün ise bu renkli küfürler hala kulaklarda çınlarken resmi internet sitesine hiçbir şey yaşanmamış gibi “Futbolun Güneşi Kadıköy’de Doğuyor” manşetini atması ise ayrı bir mevzu..

İlginç adamlar bu futbolcular..
Sanırım dilleri beyinlerinden hızlı çalışıyor..

2 Tem 2010

Bir elmanın iki yarısı..

"Futbol takım oyunudur" klişesini son dönemlerin "süperstar"ları bozmaya meyilli olsalar da "sinerji" ve "uyum" kavramlarının oyuna etkisi ve katkısı yadsınamaz boyutlardadır.. Her biri ayrı ayrı dünya yıldızları olan adamları bir araya getirip sezonu kupasız kapatan, üstelik kabarık maaş çekleri yüzünden finansal yapıları da sallanan birçok kulüp olduğunu biliyoruz..

Tam bu noktada aklıma "ölümcül ikililer" geliyor. Bir kısmına yaşım tutmasa da, onları canlı canlı izleme şansım olmasa da isimleri ve tarzları ve eşleri ile futbol tarihine kazınmış durumdalar..

Örneğin Franco'nun baskısıyla İspanya Milli Takımı'nda bile oynamış olan Ferenc Puskas ile Alfredo di Stefano'nun oluşturduğu ikili 50'lerin sonu ve 60'ların başlarında Avrupa'yı kasıp kavurmuş..

Daha yakın geçmişten Jurgen Klinsmann-Rudi Voller, Romario-Bebeto, Romario-Hristo Stoichkov ikilileri de gerek milli takımlar düzeyinde gerekse de kulüpler bazında tozu dumana katan ikililer arasında..

Liverpool'un rüya ikilisi Kenny Dalglish ile Ian Rush, turuncu kasırganın mimarları Marco van Basten ile Ruud Gullit, Blackburn Rovers'a şampiyonluk getiren Alan Shearer ile Chris Sutton, Real'in katilleri Pedrag Mijatovic ile Davor Suker, Arsenal'e tarihinin en büyük başarılıarını yaşatan Dennis Bergkamp ile Thierry Henry, United'ın kara belaları Andy Cole ile Dwight Yorke, yine Real Madrid'den Morinetes-Raul ve Raul-Ronaldo ikilileri..

Saymakla bitmez.. İngiltere milli takımının "SaS"Alan Shearer-Teddy Sheringham, Real Sociedad'a tarihinin en büyük başarılarını getiren Nihat Kahveci-Darko Kovacevic, İtalya'yı sallayan Christian Vieri-Hernan Crespo ve Filippo Inzaghi-Sheva ikilileri..

Bu adamların ortak bir beyine sahipmişcesine sergiledikleri uyumlar, çoğu zaman kişisel egolarından arınmış mikro takım ruhları ve 1+1=3'ü kanıtlarcasına sergiledikleri performanslar beni oldum olası etkilemiştir.

Bu ikililer ayrıldığında büyü de bozuluyor.. Başka bir "ikili"nin "teki" olarak sahne almaları çoğu zaman mümkün olmuyor. Mijatovic, Sutton, Nihat, Kovacevic ve Henry örnekleri de bu tezi destekler nitelikte.. "Keşke hiç ayrılmasalar" diyesi geliyor insanın ama ne mümkün.. Transfer teklifleri, ilerleyen yaşlar, sakatlıklar..

Birbirleri için yaratılan, bir elin parmakları, bir elmanın iki yarısı gibi oynayan bu yetenekli futbolcuları izlemek, birçok kez imkansızı başardıklarına şahitlik etmek başka bir haz..

Bugünlerde böylesi ikililere pek rast gelmesek de, akılda kalanlarla yetinmek zorunda kalsak da umudum tam.. Yeni bir "Andy&Dwight Co." ortaya çıkacak ve ortalığı kasıp kavuracak.. Taraftarı olsun olmasın herkesi, tüm futbol tutkunlarını kendilerine hayran bırakacak..

1 Tem 2010

Futbola iki kala..


Yaşasın!! Avrupa Şampiyonası geliyor!! Daha çok var ama takvime baktım bugün, heyecan bastı.. O kadar sıkıldım ki Dünya Kupası'ndan.. Şu çile bitsin bir hele.. Sonra "Hiddink teknik direktör mü?" "Hiddink ballı mı?" "Hiddink'e verilen parayla kaç okul yaptırılırdı" geyikleri de geçsin.. Futbolumuza bakalım..

Hemen tablomuza dönelim..

2. torbadan katıldığımız kurada, 1. torbadan Almanya, 3. torbadan Avusturya 4. torbadan Belçika, 5. torbadan Kazakistan ve 6. torbadan Azerbaycan ile eşleştik. 4. torbadan gidip Makedonya ya da Kıbrıs dururken belalımız Belçika'yı çekmek (M'penza bıraktı allahtan) şanssızlık olsa da tablo karanlık görünmüyor..

"Bizim takım ne yapar" demeyeceğim zira sağımız solumuz belli olmuyor.. 23 puanla lider de olabiliriz, 10 puanla evde de kalabiliriz.. San Marino'dan gol yiyen de biziz, Almanya'yı deviren de.. Letonya yenilen de biziz Hollanda'yı Bursa'ya gömen de.. Bir keresinde Malta ile berabere kalmayı bile başarmıştık.. Üstelik üstün başarı ile 2 gol birden yiyerek!

İstikrar sorunumuz 2011 yılında da devam ederse Belçika'dan ve Avusturya'dan ikişer maçta birer puanla bile dönebiliriz.. Kazakistan riskini ağzıma bile almıyorum.. Karnavala döner ortalık.. Aman diyeyim Guus.. Dikkatli ol hacı.. Doğduğuna pişman olursun.. Avustralya'ya benzemez burası.. Üzerler adamı..

Macera 3 Eylül'de başlıyor.. Kazakistan ile oynayacağız.. Hem takımımızı hem yeni formalarımızı hem de yeni hocamızı göreceğiz.. Umuyorum ki 3 puan ile başlayacağız..

Tek derdim Vuvuzelasız, Üründülsüz, Otto’suz hücum etkinliği bol, dolgun, yaratıcı saf Avrupa futbolu, gerçek futbol izleyebilmek..

Not 1: İki yıl önce hevesimizi kursağımızda bırakan Philipp Lahm'ı istiyorum! Kana kan!

Not 2: Kurallara göre, grupları birinci bitiren takımlar ile 9 grup içindeki en iyi ikinci Ukrayna/Polonya biletini direkt alacak. Kalanlar içinse play-off eziyeti olacak ve 4 takım daha turnuvaya gidecek..

Not 3: Hemen sallıyorum 16 takımı.. (sallamazsam çatlarım..)

Ukrayna (Yok ya)
Polonya (Hadi canım, inanmam)
Almanya - A grubu lideri
Slovakya - B grubu lideri
İtalya - C grubu lideri
Bosna Hersek - D grubu lideri (evet sürpriz! şok şok şok!!)
Hollanda - E grubu lideri
Yunanistan - F grubu lideri
İngiltere - G grubu lideri
Portekiz - H grubu lideri
İspanya - I grubu lideri
İsviçre - En iyi ikinci
Türkiye - Play off galibi #1
Fransa - Play off galibi #2
Sırbistan - Play off galibi #3
Çek Cumhuriyeti/İsveç - Play off galibi #4

hop çikolata parçacıklı eti çay keyfi!

30 Haz 2010

Zor zanaat..


Milyonlar karşılığında yeni formalarını giyen, yeni şehirlerinde kahramanlar gibi karşılanan, sadece birkaç ay sonra da ellerindeki tek yön biletlerle sessiz sedasız hava alanlarında görüntülenen futbolcuları bilirsiniz. Kanları kimi zaman teknik direktörleriyle, kimi zaman yeni oyun sistemiyle, kimi zaman da şehrin ve takımın kültürüyle uyuşmaz. Kimisi çalışır ama yapamaz, kimisi sadece banka hesabına yatan yeşillerle ilgilenir. Kimisi bunalıma girer evden çıkmaz, kimisi kendini kaybeder eve girmez..

Her yıl onlarca oyuncu bu kadere mahkum olur. Paralar boşa gider, yönetimler değişir, taraftar kahrolur, oyuncu ise “yeniden doğmak” umuduyla başka kulüplere ya da ülkelere yelken açar.. Kimi yeniden doğar, kiminin de adı unutulur gider..

Aklıma gelenleri listeledim.. İbret olsun diye..

Juan Sebastian Veron [Lazio > Manchester United]
Fransa 98’in ardından Parma bombayı patlatmış ve Arjantin Milli Takımı’nda harikalar yaratan Veron’u 15 milyon pound karşılığında kadrosuna katmıştı. Parma’nın ardından şampiyonluk peşinde koşan Lazio da orta sahasını ona emanet etmişti. 2001 yazında ise Manchester United, kendisini süper kupadan eden bu kel adama 43 milyon pound ödeyerek rekorları alt üst etmiş ve kırmızı formayı giydirmişti. Sonrası mı? United’ta geçen inişli çıkışlı iki sezon, ardından görgüsüz Abramovich ile gelen ve çoğunlukla kiralık geçen Chelsea yılları.. Şimdilerde Estudiantes forması giyiyor.. Yeniden doğdu mu peki? Eh, en azından Maradona öyle düşünüyor..

Andriy Shevchenko [AC Milan > Chelsea]
Sergei Rebrov ile birlikte Dinamo Kiev forması altında dünyayı sallayan ve AC Milan tarihine adını altın harflerle yazdıran bu adam, Abramovich’in 75,5 milyon Avro’luk teklifi üzerine sonradan görmeler kulübü Chelsky’ye katıldı. Sonra ne mi oldu? 3 sezonda 50 kez bile çıkamadı sahaya.. Attığı gol sayısı ise toplamda 10’u bulamadı.. Şimdilerde doğduğu takımın formasını giyiyor..

Denilson [Sao Paulo > Real Betis]
Dünyanın en büyük transfer kazıklarından biridir kendisi. Copa America ve Fransa 98’de gösterdiği performans ona İspanya’nın kapılarını açarken 30 milyon Pound’luk bonservis bedeliyle “dünyanın en pahalı oyuncusu” unvanını getirdi. Ertesi sezon Betis küme düşerken, kendisi de “arkadaşlarıyla kavga eden, teknik direktörüne kafa atan, kısacası 2 sezon düzgün oynayıp, para kazandıktan sonra orası burası ayrı oynayan Brezilyalılar” kervanına katılarak unutuldu gitti. Bir ara Manisaspor ilgileniyordu kendisiyle..

Robbie Keane [Tottenham Hotspur > Liverpool]
Keane transferinin teorik olarak riski yoktu. Oyuncu, karakteri oturmuş, kariyeri yerinde, üstelik İngiltere Premier Ligi’nde yıllardır gol atmaya alışıktı. Rafa Benitez onu kadrosuna katmak için 20 milyon Pound ödedi. 20 maçta 5 gol atan ve 2 beraberlik kurtaran bu adam sadece yarım sezon süren rüyasından uyanarak yine evine, Tottenham’a döndü..

Rafael van der Vaart [HSV > Real Madrid]
Hamburg’da büyüyen bu Hollandalı 2008 yazında 15 milyon Avro karşılığında Real Madrid’e transfer oldu. Uzun zaman forma giyemediği takımda bir ara varlığı bile unutuldu. 2009 yazında takımdan ayrılacağı söylentileri ortalıkta dolanırken, vatandaşları Wesley Sneijder, Arjen Robben ve Klaas-Jan Huntelaar’ın “turunculardan arınma” operasyonu sonrasında takımdan gönderilmesiyle tekrar forma şansı buldu. Şimdi bir var bir yok.. Tek gerçek ise Hamburger SV’nin kasasına giren 15 milyon..

Aliaksandr Hleb [Arsenal > Barcelona]
Arsene Wenger’in Stuttgart’tan 15 milyon Avro ödeyerek aldığı Hleb’in, Premier Lig tarihinin en büyük hayal kırıklıklarından biri olmaya adayken nasıl olduğu anlaşılmayan bir şekilde aynı fiyata Barcelona’ya satılmasının hem Arsenal’in mali tablolarını hem de Arsene Wenger’in bozulmaya başlayan uyku düzenini rayına soktuğuna eminim. Barcelona’da 20 kez bile forma yüzü göremeden ilk doğduğu yere Stuttgart’a geri dönen Hleb’in bir daha İspanya ya da İngiltere’ye adım atması ise gerçek bir mucize olur.

Robinho [Real Madrid > Manchester City]
Real Madrid’de 10 numarayı giyen bu yetenekli ama kaypak genç, yavru Chelsky olan Manchester City tarafından takibe alındığında kimse şaşırmadı. Küçük görgüsüzlerin lüzumsuz yüksek teklifine, Real Madrid de fazla direnmeyince 24 milyon Avro’ya alınan genç 42 milyon’a satılmış oldu. Şimdi mi? Santos’a geri döndü elbette. İngiltere’ye ayak basmak istemediğini söylüyor.. Ne kadar şaşırtıcı..

Gaizka Mendieta [Valencia > Lazio]
Valencia’da harikalar yaratan bu efendi adam anavatanından ayrıldığında sudan çıkmış balığa döndü. Kendisi için 48 milyon Avro harcayan Lazio formasını ancak 20 maç giyebilen Mendieta bir ara tekrar İspanya’yı denese de bozulan kimyası ve kaybolan güveni yüzünden tutunamadı. 2008 yılında Middlesbrough forması ile emekli oldu.

Francis Jeffers [Everton > Arsenal]
Hiç kimsenin canı, 2001 yazında bu genç için Everton’a 8 milyon Pound ödeyen Arsene Wenger kadar acımıyordur eminim. Everton’un genç yıldızı ve “ceza sahasındaki tilki” [fox in the box] olarak şöhret yapan bu adamın sakatlıklardan kafasını kaldırabildiği dönemlerde yeşil sahada görüldüğü olmuştu. Gol atamasa da teknik direktörü tarafından çok sevilen ve savunulan Jeffers; Charlton, Rangers, Blackburn derken Sheffield United’a kadar düşmüş durumda.. Allah kurtarsın..

Bosko Balaban [Dinamo Zagreb > Aston Villa]
Çok net hatırlıyorum bu transferi. Leblebi gibi gol atan, genç ve güçlü Balaban’ı alan Villa’yı duyduğumda “vay be,” demiştim, “kaptılar herifi hemen.” Sonrası mı? Malum.. Halen tek sayılı sezonlarda dışarıda (orta seviye takımlarda) çift sayılı sezonlarda ise Dinamo Zagreb’de oynamakta..

“En acıtan 10” listemin dışında kalan ama yine de saygı duyduğum transfer başarısızlıkları da var elbette.. Hadi isim de vereyim; Dinamo Kiev’in Tottenham’a sattığı, ülkemize de gelen Sergei Rebrov, Inter’in hayal kırıklığı olan ve Beşiktaş’ta yeniden doğma yemini eden Ricardo Quaresma, Milan’lı Onyewu ve Juventus’un çifte hayal kırıklıkları Felipe Melo ile Diego..

Tüm bunların yanında Owen, Asprilla, Guivarch, Bramble, Bellamy, Tomasson, Viana, Boumsong, Luque, Smith, Parker, Bowyer ve Butt transferlerine 5 yılda 120 milyon Pound harcayan Newcastle United’ın çektiği acıları anlatmama gerek yok sanırım..

Transfer pek zor zanaat mirim..

28 Haz 2010

"Football is a simple game..."



"Football is a simple game; 22 men chase a ball for 90 minutes and at the end, the Germans always win."

Almanya'ya boyun eğmekten yorulmuş bir isim olan Gary Lineker'in yukarıdaki sözü birçok şeyi açıklıyor aslında..

Başarı garantili Fabio Capello destekli İngiltere’yi dün gece 4 golle geçmeleri hakemin “kör gözüne parmak” pozisyonu kaçırıp tertemiz golü “badem” etmesiyle açıklayanlar olsa da istatistikler bunun bir tesadüf olmadığını gösterir nitelikte..

2010 Dünya kupası hariç son 11 Dünya Kupası organizasyonunun 8'inde ilk üçte yer almayı başaran bir takım Almanya.. İyi oynar, kötü oynar ama hep başarılıdır. Oyunu beğenilmez, "yıldızı yok" denir ama bir şekilde her zaman en üstü zorlar, hiçbir zaman kolay lokma olmaz..

İstatistikler demiştim.. Tablo Şu şekilde:

Dünya Kupası
1966 - Finalist
1970 - Üçüncü
1974 - ŞAMPİYON
1978 - 2. Tur
1982 - Finalist
1986 - Finalist
1990 - ŞAMPİYON
1994 - Çeyrek Finalist
1998 - Çeyrek Finalist
2002 - Finalist
2006 - Üçüncü
2010 - ...

Gruptan çıkamadıkları bir tek Dünya Kupası bile yok..
44 yıldır Çeyrek Final göremedikleri turnuva sayısı sadece 1..
Oynadıkları final sayısı 6..

İnanılmaz değil mi!?

Franz Beckenbauer, Albert Brülls, Lothar Emmerich, Berti Vogths, Gerf Müller, Karh-Heinz Rummenigge, Lothar Matheus, Felix Magath, Rudi Völler, Gerd Müller, Thomas Hassler, Jurgen Klinsmann, Andreas Möller, Andreas Köpke, Oliver Kahn, Michael Ballack, Lucas Podolski, Philip Lahm.. Say say bitmiyor kadro.. Biri emekli oluyor, yerini daha iyisi dolduruyor..

20 yaşında gencecik adamlar düzenli olarak Bundesliga'da üst sıraları zorlayan ya da şampiyonluklar yaşayan takım kadrolarında ilk 11'de oynuyor.. Adam 25 yaşına geldiğinde ortalama bir futbolcudan en az 2 kat daha fazla maç tecrübesine sahip hale geliyor.. Kontratları en az 5'er yıllık, kariyer planları önlerinde.. Hocaları eski futbolcular, ilahları ve milli kahramanlar.. Sistemleri belli, kimin nerede ne zaman oynayacağı ve formayı nasıl kaybedecekleri açık.. Üzerlerinde baskı az belki de hiç yok.. Çünkü onlar gençler ve ancak hata yaparak daha iyiye ulaşabileceklerini hem kendileri hem de hocaları gayet iyi biliyor..

Yine de sistemden ve disiplinde taviz yok, tölerans yok..

Sonuç mu? Kusursuz başarı..

Kısacası, atıp tutmakla olmuyor.. Hareket lazım.. Gençlere forma vermek, önlerini görmelerini sağlamak lazım.. Korkmamak lazım.. Eleştirirken insaflı olmak, sorumlulukları daha 16’sında aşılamak lazım..

Not 1: 2010 Dünya Kupası'nda bir yıldızın doğumuna şahitlik ediyoruz.. Thomas Müller.. 20 yaşında.. 10 yıldır Bayern München kadrosunda.. 20 yaşında Bundesliga'da 40 maçını tamamlamış.. Milli Takımda harikalar yaratıyor..

Not 2: Lineker'in lafı üzerine "1999 şampiyonlar ligi finali ne olacak peki" diyenler için: United'ın golleri 91 ve 94'te geldi.. 90. dakika bittiğinde Bayern 1-0 öndeydi :)

25 Haz 2010

Turnuva bereketi?


Güney Afrika'da çok fazla yeni yıldızın doğumuna şahit olmasak da büyük transferlere konu olabilecek birkaç oyuncu gördük şükür..

Ha bu adamlardan kim "yıldız" olacak peki derseniz kıt bilgimle 3 isim sayabilirim ancak.. Krasic, Hamsik ve Müller.. (En çok Müller'i beğendim ama.. Güçlü, akıllı, hızlı, teknik ve henüz 20'lerinin başında! Helal olsun Löw'e..)


Gözüme çarpanlardan kurduğum 11:

Vincent Enyeama (Nijerya / Hapoel Tel Aviv)

Martin Caceres (Uruguay / Barcelona)
Kornel Salata (Slovakya / Sloven Bratislava)
Rafik Halliche (Cezayir / Benfica)

Marek Hamsik (Slovakya / Napoli)
Milos Krasic (Sırbistan / CSKA Moskova)
Luis Suarez (Uruguay / Ajax)
Thomas Müller (Almanya / Bayern Munchen)

Keisuke Honda (Japonya / CSKA Moskova)
Nassim Ben Khalifa (İsviçre / Wolfsburg)
Asamoah Gyan (Gana / Rennes)

Yeni Beckham'ların keşfi umudumu EURO 2012'ye saklıyorum..

*Bakalım bu listedeki kaç oyuncu milyon avrolar karşılığında sözleşme uzatacak veya transfer olacak.. Eylül'de görüşelim..

Devler de ağlar..


1999 Mayıs’ında, İzmir Bostanlı’daki evimizin arka odasında yepyeni 37 ekran televizyonumun karşısına kurulmuş heyecanla maçın başlamasını bekliyordum. Avrupa’nın en büyüğü 90 dakika sonra belli olacaktı..

Futbolun en kutsal tapınaklarından birinde, Camp Nou’de Peter Schmeichel, Gary Neville, Roy Keane, David Beckham, Ryan Giggs, Andy Cole, Dwight Yorke, Paul Scholes ve eski kartal Ronny Johnsen’e karşı Oliver Kahn, Lothar Mattheus, Marcus Babbel, Stefan Effenberg, Carsten Janker, Alexander Zickler, Hasan Salihamidzic ve Mehmet Scholl! Deha Alex Ferguson’a karşı General Ottmar Hitzfeld! Tribünlerde 90.000 kişi! Orta yuvarlakta “uzaylı” Pierluigi Collina! Aman yarabbi! Maça gel!

Manchester United ile Bayern Munchen aynı grupta yer almıştı. İki maçta birbirlerine toplamda 5’er gol atmış ama yenişememişlerdi. Bayern grubu lider tamamlayarak, United ise en iyi ikinci unvanıyla bir üst tura çıkmıştı. Bayern, göreli olarak daha kolay rakipleri Kaiserslauten ve Sheva’lı Dinamo Kiev’i elerken United İtalyanların canını yakmış ve önce Inter, ardından da Juventus’u saf dışı bırakmıştı.

Final maçına gelindiğinde United’ın iki kozu deli kaptan Roy Keane ile Paul Scholes cezalıydı. Almanlar ise tam kadro sahadaydı. Maçın hemen başında Mario Basler’in serbest vuruştan attığı gol final meşalesini tutuşturmuştu. United bastırıyor ama Lothar Mattheus önderliğindeki 5’li savunmayı aşamıyordu.

İkinci yarı başlar başlamaz Janker, Schmeichel ile karşı karşıya kaldı ama Dev Viking gole izin vermedi. Dakikalar 90’ı gösterdiğinde Janker tekrar sahneye çıktı ve Schmeichel’ın üzerinden aşırttığı top direğe takıldı.

Maçta 3 dakika uzatma olduğunu gösteren tabela yükseldiğinde, takımları az önce net bir gol kaçıran Bayern taraftarları meşalelerini yakmaya, kupa ise Bayern Munchen için süslenmeye başlamıştı.

90. dakika dolup 91.’sinden yemeye başladığı sırada David Beckham köşe vuruşunu kullanmak üzere topun arkasına geçti. Ortaladığı top rakip ceza sahasında gol arayan Schmeichel’ı aşıp 70. dakikada oyuna giren “Teddy Bear”’in önüne düştüğünde ve saniyeler sonra Kırmızı Şeytanlar gol sevinci içinde orta yuvarlağa koşmaya başladığında tarihin en büyük geri dönüşlerinden birinin fitili ateşlenmiş oldu.

80. dakikada oyuna giren “süper yedek” Ole Gunnar Solksjaer 92:30’da yine David Beckham’ın kullandığı kornere ayak koyup skoru 2-1’e getirdiğinde ise zaman durdu, dünya tersine döndü! Az önce sus pus oturan üzgün İngiliz taraftarlar coştu, kutlamalara başlayan Almanlar ise tarifi mümkün olmayan bir hayal kırıklığı ile baş başa kaldı.

30 saniye sonra maç bittiğinde İngilizler sahada dans ediyor, büyük kaptan Oliver Kahn ve takımı ise hüngür hüngür ağlıyordu.

Bunca yıldır futbol tutkunuyum, sayısız maç izledim böyle inanca şahit olmadım. Onlarca geri dönüşe şahit oldum böyle destansı bir savaş görmedim. O kadar ağlayan futbolcu gördüm, hiçbiri Kahn’ın gözyaşları kadar koymadı. (Uslanmaz bir İngiliz futbolu hayranı olarak United’ı desteklediğimi söylememe gerek yok sanırım.)

Canım annem iyi ki almış bana o 37 ekran Vestel’i.. :)

-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-

Lüzumlu / lüzumsuz bilgiler:

  • Maçtan sonra “Deha” Alex Ferguson, “Sir Alex Ferguson” oldu.. Peter Schmeichel, “bu kadar heyecan yeter” diyerek Portekiz’in yolunu tuttu. Dünya da David Beckam’ına ve turnuvada gol kralı olan Andry Schevchenko’suna kavuştu..
  • Ronny Johnsen, Norveç’ten Beşiktaş’a transfer olduktan sonra risksiz ve “kemik” gibi oyunuyla dikkatleri üzerine çekip 1996 yaznda 1,2 milyon pound karşılığında ada’ya adım attı. United formasını 6 yıl terletti, 4 lig şampiyonluğu bir de şampiyonlar ligi şampiyonluğu yaşadı. 61 kez milli olan Ron, Aston Villa, Newcastle United ve son olarak da Valerenga formalarını terlettikten sonra 2008 yılında emekli oldu.
  • Turnuvada ülkemizi temsil eden Galatasaray; Rosenborg, Juventus ve Atletico Madrid’le birlikte yer aldığı grupta 8 puanla 2. oldu ama o dönemki sistem gereği en iyi iki ikinciden biri (United ve Real Madrid) olamadığı için bir üst tura çıkamadı..

Peter the God


Yoldan geçen 100 futbol tutkununa, “yeşil sahaların Viking’i kimdir arkadaş?” diye sorsam en az 70’inden aynı cevabı alacağımdan eminim..

1,93 metre boyunda 100 kilogram ağırlığında sarı saçlı mavi gözlü dev.. Ceza sahası içinde terör estiren, önünde oynayanları canından bezdiren, forvetlerin uykularını kaçıran, Dennis Bergkamp’ın bile penaltısını kurtaran adam.. United tarihinin en sevilen simalarından, kulübün belki de elinde tutamadığı tek adam.. Peter Boleslaw Schmeichel..

Sadece United'da 5 Lig Şampiyonluğu, 4 Charity Shield, 3 Federasyon Kupası, 1 Lig Kupası, 1 Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu ve 1 de Süper Kupa kazanan bu adamdan ve kariyer istatistiklerinden bahsetmenin alemi var mı?

Alpay Özalan bir keresinde onun için, “korkuyorum,” demişti. Takım kamplarında defans oyuncularını toplayıp, “biz ayrı bir takımız,” demesinden ve verdikleri gol pozisyonlarının ardından attığı fırçalardan dolayı böyle demiş olma ihtimali var sanırım :) Nasıl korkmasın ki? Televizyon başında izlerken bile ürkütüyordu beni.. Stam’ı bile çocuk azarladığını hatırlarım.. Hey gidi be.. Stam’ı pıstırabilen başka bir iki ayaklı tahayyül edemiyorum!

United’ın onun ardından Fabien Barthez, Nick Culkin, Paul Rachubka, Ben Foster, Tomasz Kuszczak, Mark Bosnich, Massimo Taibi, Andy Goram, Roy Carroll, Raimond Van Der Gouw, Ricardo Lopez, Tim Howard ve Edwin van der Sar’ı kalede denemesi ve bu güruhtan sadece Barthez ve van der Saar’dan göreli olarak verim alabilmiş olması tesadüf müdür sizce?

Şimdi oğlu Kasper’i bekliyoruz ailecek.. (FM'de fena olmuyor genco :)

Son dan bir önceki not: izlemeyeniniz varsa Discovery Channel arşivinden "Dirty Jobs with Peter"'ı bulun ve izleyin..

Son not: http://www.youtube.com/watch?v=ppTfKVr45vM izleyin anacığım.. İzleyin de kaleci görün!

24 Haz 2010

Bir turnuva, 6 ders..


1992 yılında Danimarka Avrupa Şampiyonası elemelerinde başarılı olamamış ve turnuvaya katılım hakkı elde edememişti. Bu esnada 1991 yılında başlayan ve 4 yıl süren "Yugoslav Savaşı" iyiden iyiye alevlenmişti. Birleşmiş Milletler müdahalesinin ardından Yugoslavya turnuvaya katılmaktan men edilirken aynı eleme grubunda 2. olan Danimarka turnuvaya davet edildi.

Danimarka’nın daveti aldığı esnada kampını dağıtmış olduğu ve futbolcuların plajdan toplandığı, hatta ağabey Laudrup’un tatilini yarıda kesmek istemediği için turnuvaya katılmadığı futbol tarihinin en büyük şehir efsanelerinden biridir zira Danimarka Milli Takımı’nın davet aldığı dönemde, turnuvada boy gösterecek olan takımlarla hazırlık maçları yapmak üzere bölgede olduğunu birden fazla kaynaktan kendi ellerimle teyit ettim.. Üstelik, takımın yıldızı ve kaptanı “aziz” Michael Laudrup’un ise tatilini kesmemek için değil, bu gruptan çıkamamaları üzerine milli takımı bıraktığından dolayı (ki sonra geri döndü, EURO 96’da izledik kendisini) kafilede olmadığını söylemeye gerek bile yok..

8 takımın katıldığı turnuvada ilk grupta “kardeş” ve “ev sahibi” İsveç ile aynı grupta olan Danimarka, İsveç’in İngiltere’yi yenmesi ile kendini çeyrek finalde buldu. Karşısına dikilen Gullit’li Rijkaard’lı, Koeman’lı, Van Basten’li Hollanda’yı penaltılarla geçtikten sonra finalde Almanya’yı 2-0 yenip kupaya uzandı..

Şimdi gelelim çıkarılacak derslere:
1.Büyük turnuvalarda “olmaz” diye bir şey yoktur.. Elbette uçmamak gerek ama dengeli ve erişilebilir hedeflerle yola çıkmak bir sonraki adımı hazırlar, ufku açar..

2.Sırtını dayayabileceğin iyi bir kalecin varsa sorunların yarısını halletmişsindir.. Hele hele kaleni Peter the God’a emanet etmişsen 2-5-3 taktiğiyle bile oynayabilirsin..

3.Takımının yıldızı seni yarı yolda bıraksa bile inanıyorsan yaparsın.. Neticede yıldız dediğin de bir insandır ve ömrü, ayak bileğine yiyeceği sıkı bir darbe kadardır..

4.Rakibinin Klinsmann'ı, Riedle'si, Brolin'i, Rijkaard'ı varsa senin de mangal gibi yüreğin olmalı.. Korkularınla yüzleşip, onların da insan olduğunu içine sindirirsen Marco van Basten’in penaltı kaçırıp seni finale uğurladığına şahitlik edebilirsin.

5.İngiltere asla kazanamaz. (maalesef)

6."İskandinav dayanışması" bir Eurovision terimi değildir.

ÖDÜLLÜ SORU!
Bu turnuvaya ülkemizden katılan bir tek oyuncu vardı.. Kimdi bu adam?

Yine kendi asistime koşuyor ve cevabı yapıştırıyorum! O zaman 31 yaşında olan ve Trabzonspor forması giyen defansın göbeğinde oynayan Danimarkalı Lars Olsen!
Heheyt! Gelsin pötibörler..