23 Kas 2010

"Giant Killer of the Year"


Radford, halen dumanı tüten kramponunu soğuturken..

İngiltere Futbol Federasyonu, bu sezondan itibaren FA Cup organizasyonu içinde “Giant Killer of the Year” ödülü de verecek. Bu haberi aldığımda tam da “Giant Killers” konulu bir şeyler karalıyordum, harika oldu..

Turnuvalarda alt seviyedeki takımlara ve genç oyunculara ciddi önem veren FA, “küçük”lerin “dev”leri “katletmesi”ni ödülsüz bırakmayarak motivasyonu zirveye çıkarmayı planlıyor şüphesiz ki. Ödül, sahibini FA internet sitesince açılacak oylama sonucunda bulacak. Oylamaya katılacak maçlar bir grup spor yazarı tarafından belirlenecek. Oylamayı kazanan ve yılın “dev katili” olan takım ise final maçının devre arasında taraftarların huzurunda ödülünü alacak.

Söz konusu ödül, “Ronnie Radford Ödülü” olarak anılacak.

Ödüle adını veren Ronnie Radford 1972-73 sezonunda FA Cup’ta Newcastle United’ı uzatmalarda deviren ve FA Cup tarihinin en büyük “dev katliamı” olarak kabul edilen Hereford United’ın kahramanı..

85. dakikaya girildiğinde 1-0 önde olan Newcastle United, 30 metre mesafeden akıl almaz bir şutla topu “doksan tabir ettiğimiz noktaya” gönderen ve taraftarların sahaya girmesine sebep olan Radford’a engel olamayınca, üstelik uzatmalarda bir gol daha yiyince hüsranların en büyüğünü yaşamıştı..

Çok başarılı bulduğum bu girişimin nasıl bir sonuç vereceğini ise zaman gösterecek.

Bravo FA!

Not: Newcastle United taraftarlarının acısı tazelenmişe benziyor. Aşağıdaki alıntı www.nufc.com dan:

"The award is named after Ronnie Radford whose long-range goal for Hereford United in 1972..." that's quite enough thanks, we know the rest.

11 Kas 2010

İnsanlığın Sonu!

Seviyoruz seni Baki Mercimek!
Bankacılıktan arta kalan vaktimde ruhumu temizlediğim biricik grubum ile besteler yapıyoruz. Beste çalışmalarını farklı zamanlarda farklı yerlerde kaydederek üzerinde çalışıyoruz.

Söz konusu bestelerden birinin kod adı da “İnsanlığın Sonu”.

“İnsanlığın Sonu”nun evde yapılan ilk kaydından tutun da stüdyoda alınan prova kaydına, hatta midi versiyonuna kadar tüm çeşitlerinde karşıma Baki Mercimek çıkıyor. Kayıtlar farklı yerlerde, farklı bilgisayarlarda farklı zamanlarda yapıldı. Sebebini bilmiyorum. Diğer kayıtların hiçbirinde ne Baki ne de bir başkası var.



Uykularım kaçıyor Baki, korkuyorum!

Bana vermek istediğin mesaj ne?!


İşte karşı karşıya kaldığım korkunç manzara!
Neden Baki? Neden?!!

10 Kas 2010

Voltron, Optimus Prime'a karşı..

28 Kasım 2010’da hayat yine 1,5 saatliğine duracak.. Dünyanın kalbi Camp Nou’da atacak..

Optimus Prime vs. Voltron

FC Barcelona, geride Gerard Piquet ve Charles Puyol, ortada Xavi Hernandez ve Anders Iniesta ilerde ise dünyanın tahtında oturan Lionel Messi ile Evrenin Koruyucusu yenilmez Voltron’ı andırıyor.

Diğer taraftan, ipleri Optimus Prime gibi eline alan Mourinho ile değişimi yaşayan Transformers tadındaki Real Madrid bu sezon ne ligde de Şamiyonlar Ligi’nde de yenilgi yüzü gördü..

Herkesin bildiği gibi, La Liga’nın tepesinde sadece bir puan farkla yer alan bu iki süper gücün mücadelesi sadece yeşil sahada 11’e 11 yapılan bir mücadele değil. Pep Guardiola bombanın fitilini bu sene her zamankinden biraz daha erken ateşleyerek Mourinho ile ilgili olarak kendisine yöneltilen soruyu “cevap vermeye değmez” diyerek geri çevirdi. “Mind Games” sevdalısı ve gerginliği motivasyona dönüştürme ustası Mourinho’nun ne zaman cevap vereceğini henüz bilmiyoruz ancak bu sataşmaya “okkalı” bir yanıt vereceği neredeyse kesin.. Marsilya ruleti kıvamındaki bu atışmalar halihazırda insanın aklını başından alan hazzı katlıyor.

Yine de, bu “klasik” mücadelenin, destansı rekabetin son derece sığ “Messi mi Ronaldo mu?” kıyaslamasıyla manşetlere taşınacak olması, magazinsel yaklaşımların büyük bir ısrarla bu tarihi bilek güreşinin önüne alınması yüreğimi burkuyor.

Neyse…
Geri sayım başladı..
Heyecan artıyor..
Biraları, cipsleri hazırlayın, ajandanızda 28 Kasım gecesini boşaltın..
Voltron ile Optimus Prime ve ekibi karşı karşıya geliyor..
Kimin kazanacağını ise sadece futbol tanrıları biliyor..
Bize ise bekleyip görmek, bu enfes resitalin tadına varmak kalıyor..

Çok yaşa futbol!

9 Kas 2010

Yarasanın düşüşü..

Profesyonel olarak futbola başladığının ertesi yılında henüz dağılmamış olan ülkesinin en büyük takımına giden, ardından PSV'de "Robin"i ile buluşan ve Avrupa'yı sallayan bir gol kralıydı o. PSV'den ayrıldıktan sonra şansını Chelsea ile İngiltere'de, Atletico Madrid ile İspanya'da, Fenerbahçe ile Türkiye'de, PSG ile Fransa'da ve son olarak Zenit ile Rusya'da denedi. Her gittiği ülkede ligin "büyükleri"nin formalarını giydi ama onun için hep "bir sorun" vardı..

Ama esas sorunu hep ıskaladı. Halihazırda var olduğunu düşündüğü sorunları hep dışarıda araması oldu onu tüketen..

Geçtiğimiz hafta olan oldu ve PSG, kendisiyle olan kontratını karşılıklı olarak feshetti.

Yarasa düştü..

Halbuki ne güzeldi seni Robin'inle, Robben'le yan yana izlemek.. Ne büyük bir mutluluktu seni Premier League'de görmek.. Rakip takıma gelmiş olsan da ne büyük bir zevkti seni Türkiye'de seyretmek..

Seni düşündükçe benim içim acıyor Kezman.. Sen nasıl uyuyabiliyorsun çok merak ediyorum..

Yarasa düştü,
Futbol kaybetti..
Hepimize geçmiş olsun..

6 Kas 2010

Ne gerek var?

Başta Ballon d'Or olmak üzere sayısız bireysel ödüle layık görülmüş, uğruna 80 milyon Pound harcanmış, milyonlara ilham veren bir futbol yıldızının Avrupa arenasında seyredilebilecek harika maçlardan birinde ne yapması beklenir?

Ignazio Abate'nin sert yumruğu(!)
Takımını sırtlaması mı yoksa 23 yaşındaki bir savunma oyuncusuyla girdiği mücadele sonucunda suratına yumruk yemiş gibi kendisini yere atması mı?

Cristiano Ronaldo 3 Kasım gecesi ikincisini yaptı..

Peki AC Milan taraftarlarının nefreti ve hayranlarının uğraduğı hayal kırıklığı dışında eline ne geçti?

Şimdilerde Pele-Maradona kıyaslaması Ronaldo-Messi ikilisi için yapılıyor ya..
Messi bunu yapmaz Ronaldo..
Messi futbola ihanet etmez.. 

İzlemeyenler ya da tekrar izlemek isteyenler için olay anı:

video

5 Kas 2010

16. yıl..

1994 yılında çok sevdiğim bir arkadaşımın evinde tanıştım onunla.. Çok güzel görünmüyordu ama heyecan uyandıran, kıpır kıpır bir tarafı vardı.. Söylediklerini bile tam olarak anlayamıyordum aslında.. Yine de ilgimi çekmişti.. Merak etmiştim..

Üçümüz bir süre vakit geçirdikten, buzları erittikten sonra arkadaşımdan ayrılıp bizim eve geçtik.. Saatlerce baş başa kaldık.. Baş başa uykusuz saatler, günler, geceler geçirdik.. Ona önce ısındım, sonra alıştım, sonra da bağlandım.. 1994 yılıydı..

Şimdi 2010 bitiyor.. İlişkimizin 16. yılını kutlayacağız bugün.. Yüzü her geçen yıl olduğu gibi bu yıl da biraz daha değişmiş, daha da güzelleşmiş.. Heyhat.. Her geçen yıl daha da güzelleşiyor.. Şarap gibi..

Evet.. Bugün 5 Kasım.. Bugün çok güzel bir gün.. Bugün hasretin bittiği gün..

Takım elbiselerinizi hazırlayın zira O geliyor..

FM 2011 hepimize hayırlı uğurlu olsun!

3 Kas 2010

"Sir"lerin en güzeli!

Sir Robert William Robson, ya da nam-ı diğer Sir Bobby Robson.. 76 yıllık hayatına sayısız başarılar sığdıran emekli hücum oyuncusu ve teknik direktör..

Çok özleniyorsun güzel insan!

Oyunculuk yıllarında yakaladığı başarılar ya da teknik direktörlük kariyeri boyunca kazandığı kupaların ötesinde bambaşka bir futbol insanı, bir devrimci..

Devrimi, 13 yıl başında kaldığı Denizlispor kıvamındaki Ipswich Town ile UEFA kupasını kaldırması değil, bu 13 yılda genç yeteneklerine inanarak sadece 14 transfer yapmış olmasıdır.. Devrimi, PSV ile kazandığı şampiyonluklar değil o zamana kadar dokunulmaz olan “yıldız oyuncu” kavramını sarsması ve Romario’yu tımarlamasıdır.. Devrimi, İngiltere’nin başındayken milli takımımıza 8 atması değil, “Tanrının Eli” yakıştırmasına tüm basının önünde “Serserinin Eli” diyebilmesidir.. Devrimi, kariyerinin son yıllarında babası kömür madenlerinde çalışırken tanıştığı çocukluk aşkını, Newcastle United’ı Avrupa’ya taşıması değil, her şeyin para üzerine döndüğü futbol dünyasında yeni kontratına imza atarken tek bir poundun bile lafını etmemesidir. Devrimi, harika antrenörler yetiştirmesi değil, kazandığı başarıları yardımcısı Jose Mourinho ile paylaşması ve sağlığında “ondan çok şey öğrendim” diyerek tevazu göstermesi, onu onurlandırmasıdır.

Tüm bunların ötesinde, bu büyük üstadın en büyük devrimi, yeşil sahalarda faal olduğu bunca yıl boyunca bir tek kişinin bile arkasından kötü tek bir cümle kurmamasıdır!

Bu ise kariyerinin, başarılarının, yetiştirdiği oyuncuların, geliştirdiği taktik sistemlerin çok ötesinde bir noktadır.

Bu güzel insan, büyük futbol adamı, bir buçuk yıl önce aramızdan ayrıldı. Yıllar boyunca savaştığı, bu yolda defalarca ameliyat masasına yatmasına sebep olan hain kanser önce bağırsaklarında, ardından cildinde, sonra akciğerlerinde, sonra beyninde ve en sonunda yine akciğerlerinde türeyip onu bizden koparmadan önce ise futbol dünyamızın temel taşlarını yerinden oynatmayı başardı.

İyi ki vardın Sir Robson.. İyi ki senin yarattıklarını izleme fırsatımız oldu.. Futbol senin sayende artık daha da güzel.. Huzur içinde yat..

Not: Aramızdan ayrılmadan yaklaşık bir yıl önce, "I am going to die sooner or later. But then everyone has to go sometime and I have enjoyed every minute," demişti. Yaklaşıma, doygunluğa, olgunluğa bakar mısınız?

Tanrının Türk futboluna da bir Sir Bobby Robson bahşetmesi dileğiyle..

2 Kas 2010

Peki ya onlar?

Dün paylaştığım "Aynı Biz!" yazısı üzerine, Sayın Serbülent Şengün'ün İngiltere'nin genç futbolcu yetiştirme stratejisi hakkında paylaştığı ve aşağıda bağlantısı bulunan harika dokümanı incelemenizi öneririm..

Son derece nesnel bilgilerle hazırlanmış olan ve "sistem iyi mi kötü mü?" değerlendirmesinin verilere dayandırılarak yapıldığı bu enfes raporu Federasyonda görevi bulunmayan bağımsız araştırmacı Richard Lewis hazırlamış.

Serbülent Bey'e bir kez de buradan teşekkür ederim..

1 Kas 2010

Aynı biz!

1980’lerde holiganizm ve uluslar arası arenadaki istikrarsızlıklardan çeken İngilizler, futbol dünyalarını baştan yaratmaya karar verdiler. Hükümetin başını çektiği bu “yeniden yapılanma” projesinde kulüplere ciddi miktarda fon aktarıldı. Bu yeniden yapılanma çalışmaları içinde stadyumların yenilenmesi, holiganlığın önünün alınması ve milli takımın yeniden yapılandırılmasının yanında genç oyuncuların yetiştirilmesi de önemli bir kalem oldu.

Genç Wayne

Çok sıkı kurallar eşliğinde her bir Premier League ekibinin birer “Gençlik Akademisi” oluşturmasına karar verildi. Oldukça detaylı hazırlanan çalışmalar sonucunda sadece “süper yetenek avcılığı” ile sınırlı olmayan, genç oyuncuların hayata bakışlarını, beslenme alışkanlıklarını, davranışlarını ve hatta alışkanlıklarını bile şekillendiren bir sistem oluşturuldu.

“Gençlik Akademileri”nde kuralların sıkılığı birçok kulüp tarafından eleştirilse de sistemin yozlaşmasına engel olması ve sağlıklı bir şekilde çalışması açısından önemli bulunduğu için itirazlar sınırlı kaldı.

Takımların U9’dan U18’e kadar birçok “mini” takım kurmalarını zorunlu hale getiren sistemin kuralları arasında oyuncuların asgari ve azami kontrat süreleri, oynayacakları maç sayıları ve hatta tesislerden evlerine azami ne kadar zamanda ulaşmaları gerektiğine kadar birçok düzenleme yer alıyor.

Örneğin; oyuncularla 13 yaşına kadar sadece 1 senelik anlaşma yapılabiliyor. Böylelikle hem kulüpte rahat edemeyen oyuncular hem de oyuncuda gelecek görmeyen kulüpler daha rahat hareket edebiliyor. Oyuncuların eğitimlerini aksatmaması ve ailevi sorunların önüne geçilmesi açısından evlerine (yaş gruplarına göre) 45 ila 90 dakika mesafedeki tesislerden ötesine gitmeleri yasaklanmış durumda. Akademi personelinin Federasyon tarafından belirlenmiş eğitimleri tamamlamış olması şart. Oyuncuların belirli bir sayıdan fazla ya da az maç yapmaları da yasaklanmış durumda.

Bu düzenlemeler Premier League kulüpleri tarafından o kadar ciddiye alınmış durumda ki her yıl milyonlarca Pound bu akademilere aktarılıyor. Akademideki her bir oyuncunun her adımı takip ediliyor, istatistikleri ve gelişim tablosu detaylı veri tabanlarında izleniyor. Her yıl yüzlerce genç kadrolara alınıyor ve yeterli gelişimi gösteremediğine inanılan bir o kadarı da serbest bırakılıyor. Kulüplerin “scouting” ağı her geçen gün genişliyor ve serbest bırakılan gençlerin yerini alacak en iyi alternatiflerin tespiti için 8-10 yaşlarındaki gençler düzenli olarak takip ediliyor. Hatta “Ön Akademi” sistemi ile bir uydu takım içinde U6, U7 ve U8 takımları oluşturuluyor zira “dışarıdan” oyuncu getirme şansları olmayan bu akademilerin yakın çevrelerindeki yetenekleri gözden kaçırma lüksü bulunmuyor. Serbest bırakılan oyuncuların ise futbola devam edebilmeleri için daha küçük takımlarla temaslarda bulunuluyor, oyunculara yer açılıyor.

Gençler, akademi turnuvaları ile “rekabetçi oyun” ile tanışıyorlar ama Akademi takımlarının maç kazanmak ya da şampiyon olmak gibi bir amaçlarının olmadığı herkesçe kabul ediliyor. Önemli olan nokta oyuncunun futbol yeteneklerinin yanı sıra zihinsel yeteneklerini de geliştirebilmesi.

Yapılan çalışmalar, alt yapıdan yetişen bir oyuncunun kulübe maliyetinin 2,5-3 milyon pound seviyesinde olduğunu gösteriyor. Kulüplerin bu maliyete katlanmasının arkasında ise bir tek güdü yatıyor.. Yeni bir Wayne Rooney yaratmak..

Aynı biz!

Bunlar, bırakın bu ya da benzer bir sistemi, “scouting” kelimesinin karşılığını bile dilinde barındırmayan bir ülkenin vatandaşları olan bizlere masal gibi geliyor değil mi?

Ama yok! Rijkaard’ın “teknik direktör olup olmadığı”nı sorgulamak, Nihat ve Nobre gibi adamlara trilyonlar yatırmak, Bilica gibi kasapları “yabancı oyuncu” diye alıp kadrolarımıza koymak, son yıllarda yetiştirdiğimiz tek genç yeteneğin seks hayatını ulusal kanallarda tartışmak daha kolay, daha verimli..

Not: Wayne Rooney, Aaron Lennon, Theo Walcott, Ashley Young, Tom Huddlestone, Joe Hart ve Kieran Gibbs gibi isimler bu yeni sistemin ürünleri. Bakalım 1966’dan beri kazanamadıkları Dünya Kupası’nı ve bitmek bilmeyen Avrupa Şampiyonluğu hasretini bu sistemin hasadı dindirebilecek mi?


Bekleyip göreceğiz..