10 Kas 2010

Voltron, Optimus Prime'a karşı..

28 Kasım 2010’da hayat yine 1,5 saatliğine duracak.. Dünyanın kalbi Camp Nou’da atacak..

Optimus Prime vs. Voltron

FC Barcelona, geride Gerard Piquet ve Charles Puyol, ortada Xavi Hernandez ve Anders Iniesta ilerde ise dünyanın tahtında oturan Lionel Messi ile Evrenin Koruyucusu yenilmez Voltron’ı andırıyor.

Diğer taraftan, ipleri Optimus Prime gibi eline alan Mourinho ile değişimi yaşayan Transformers tadındaki Real Madrid bu sezon ne ligde de Şamiyonlar Ligi’nde de yenilgi yüzü gördü..

Herkesin bildiği gibi, La Liga’nın tepesinde sadece bir puan farkla yer alan bu iki süper gücün mücadelesi sadece yeşil sahada 11’e 11 yapılan bir mücadele değil. Pep Guardiola bombanın fitilini bu sene her zamankinden biraz daha erken ateşleyerek Mourinho ile ilgili olarak kendisine yöneltilen soruyu “cevap vermeye değmez” diyerek geri çevirdi. “Mind Games” sevdalısı ve gerginliği motivasyona dönüştürme ustası Mourinho’nun ne zaman cevap vereceğini henüz bilmiyoruz ancak bu sataşmaya “okkalı” bir yanıt vereceği neredeyse kesin.. Marsilya ruleti kıvamındaki bu atışmalar halihazırda insanın aklını başından alan hazzı katlıyor.

Yine de, bu “klasik” mücadelenin, destansı rekabetin son derece sığ “Messi mi Ronaldo mu?” kıyaslamasıyla manşetlere taşınacak olması, magazinsel yaklaşımların büyük bir ısrarla bu tarihi bilek güreşinin önüne alınması yüreğimi burkuyor.

Neyse…
Geri sayım başladı..
Heyecan artıyor..
Biraları, cipsleri hazırlayın, ajandanızda 28 Kasım gecesini boşaltın..
Voltron ile Optimus Prime ve ekibi karşı karşıya geliyor..
Kimin kazanacağını ise sadece futbol tanrıları biliyor..
Bize ise bekleyip görmek, bu enfes resitalin tadına varmak kalıyor..

Çok yaşa futbol!

9 Kas 2010

Yarasanın düşüşü..

Profesyonel olarak futbola başladığının ertesi yılında henüz dağılmamış olan ülkesinin en büyük takımına giden, ardından PSV'de "Robin"i ile buluşan ve Avrupa'yı sallayan bir gol kralıydı o. PSV'den ayrıldıktan sonra şansını Chelsea ile İngiltere'de, Atletico Madrid ile İspanya'da, Fenerbahçe ile Türkiye'de, PSG ile Fransa'da ve son olarak Zenit ile Rusya'da denedi. Her gittiği ülkede ligin "büyükleri"nin formalarını giydi ama onun için hep "bir sorun" vardı..

Ama esas sorunu hep ıskaladı. Halihazırda var olduğunu düşündüğü sorunları hep dışarıda araması oldu onu tüketen..

Geçtiğimiz hafta olan oldu ve PSG, kendisiyle olan kontratını karşılıklı olarak feshetti.

Yarasa düştü..

Halbuki ne güzeldi seni Robin'inle, Robben'le yan yana izlemek.. Ne büyük bir mutluluktu seni Premier League'de görmek.. Rakip takıma gelmiş olsan da ne büyük bir zevkti seni Türkiye'de seyretmek..

Seni düşündükçe benim içim acıyor Kezman.. Sen nasıl uyuyabiliyorsun çok merak ediyorum..

Yarasa düştü,
Futbol kaybetti..
Hepimize geçmiş olsun..

6 Kas 2010

Ne gerek var?

Başta Ballon d'Or olmak üzere sayısız bireysel ödüle layık görülmüş, uğruna 80 milyon Pound harcanmış, milyonlara ilham veren bir futbol yıldızının Avrupa arenasında seyredilebilecek harika maçlardan birinde ne yapması beklenir?

Ignazio Abate'nin sert yumruğu(!)
Takımını sırtlaması mı yoksa 23 yaşındaki bir savunma oyuncusuyla girdiği mücadele sonucunda suratına yumruk yemiş gibi kendisini yere atması mı?

Cristiano Ronaldo 3 Kasım gecesi ikincisini yaptı..

Peki AC Milan taraftarlarının nefreti ve hayranlarının uğraduğı hayal kırıklığı dışında eline ne geçti?

Şimdilerde Pele-Maradona kıyaslaması Ronaldo-Messi ikilisi için yapılıyor ya..
Messi bunu yapmaz Ronaldo..
Messi futbola ihanet etmez.. 

İzlemeyenler ya da tekrar izlemek isteyenler için olay anı:

5 Kas 2010

16. yıl..

1994 yılında çok sevdiğim bir arkadaşımın evinde tanıştım onunla.. Çok güzel görünmüyordu ama heyecan uyandıran, kıpır kıpır bir tarafı vardı.. Söylediklerini bile tam olarak anlayamıyordum aslında.. Yine de ilgimi çekmişti.. Merak etmiştim..

Üçümüz bir süre vakit geçirdikten, buzları erittikten sonra arkadaşımdan ayrılıp bizim eve geçtik.. Saatlerce baş başa kaldık.. Baş başa uykusuz saatler, günler, geceler geçirdik.. Ona önce ısındım, sonra alıştım, sonra da bağlandım.. 1994 yılıydı..

Şimdi 2010 bitiyor.. İlişkimizin 16. yılını kutlayacağız bugün.. Yüzü her geçen yıl olduğu gibi bu yıl da biraz daha değişmiş, daha da güzelleşmiş.. Heyhat.. Her geçen yıl daha da güzelleşiyor.. Şarap gibi..

Evet.. Bugün 5 Kasım.. Bugün çok güzel bir gün.. Bugün hasretin bittiği gün..

Takım elbiselerinizi hazırlayın zira O geliyor..

FM 2011 hepimize hayırlı uğurlu olsun!

3 Kas 2010

"Sir"lerin en güzeli!

Sir Robert William Robson, ya da nam-ı diğer Sir Bobby Robson.. 76 yıllık hayatına sayısız başarılar sığdıran emekli hücum oyuncusu ve teknik direktör..

Çok özleniyorsun güzel insan!

Oyunculuk yıllarında yakaladığı başarılar ya da teknik direktörlük kariyeri boyunca kazandığı kupaların ötesinde bambaşka bir futbol insanı, bir devrimci..

Devrimi, 13 yıl başında kaldığı Denizlispor kıvamındaki Ipswich Town ile UEFA kupasını kaldırması değil, bu 13 yılda genç yeteneklerine inanarak sadece 14 transfer yapmış olmasıdır.. Devrimi, PSV ile kazandığı şampiyonluklar değil o zamana kadar dokunulmaz olan “yıldız oyuncu” kavramını sarsması ve Romario’yu tımarlamasıdır.. Devrimi, İngiltere’nin başındayken milli takımımıza 8 atması değil, “Tanrının Eli” yakıştırmasına tüm basının önünde “Serserinin Eli” diyebilmesidir.. Devrimi, kariyerinin son yıllarında babası kömür madenlerinde çalışırken tanıştığı çocukluk aşkını, Newcastle United’ı Avrupa’ya taşıması değil, her şeyin para üzerine döndüğü futbol dünyasında yeni kontratına imza atarken tek bir poundun bile lafını etmemesidir. Devrimi, harika antrenörler yetiştirmesi değil, kazandığı başarıları yardımcısı Jose Mourinho ile paylaşması ve sağlığında “ondan çok şey öğrendim” diyerek tevazu göstermesi, onu onurlandırmasıdır.

Tüm bunların ötesinde, bu büyük üstadın en büyük devrimi, yeşil sahalarda faal olduğu bunca yıl boyunca bir tek kişinin bile arkasından kötü tek bir cümle kurmamasıdır!

Bu ise kariyerinin, başarılarının, yetiştirdiği oyuncuların, geliştirdiği taktik sistemlerin çok ötesinde bir noktadır.

Bu güzel insan, büyük futbol adamı, bir buçuk yıl önce aramızdan ayrıldı. Yıllar boyunca savaştığı, bu yolda defalarca ameliyat masasına yatmasına sebep olan hain kanser önce bağırsaklarında, ardından cildinde, sonra akciğerlerinde, sonra beyninde ve en sonunda yine akciğerlerinde türeyip onu bizden koparmadan önce ise futbol dünyamızın temel taşlarını yerinden oynatmayı başardı.

İyi ki vardın Sir Robson.. İyi ki senin yarattıklarını izleme fırsatımız oldu.. Futbol senin sayende artık daha da güzel.. Huzur içinde yat..

Not: Aramızdan ayrılmadan yaklaşık bir yıl önce, "I am going to die sooner or later. But then everyone has to go sometime and I have enjoyed every minute," demişti. Yaklaşıma, doygunluğa, olgunluğa bakar mısınız?

Tanrının Türk futboluna da bir Sir Bobby Robson bahşetmesi dileğiyle..

2 Kas 2010

Peki ya onlar?

Dün paylaştığım "Aynı Biz!" yazısı üzerine, Sayın Serbülent Şengün'ün İngiltere'nin genç futbolcu yetiştirme stratejisi hakkında paylaştığı ve aşağıda bağlantısı bulunan harika dokümanı incelemenizi öneririm..

Son derece nesnel bilgilerle hazırlanmış olan ve "sistem iyi mi kötü mü?" değerlendirmesinin verilere dayandırılarak yapıldığı bu enfes raporu Federasyonda görevi bulunmayan bağımsız araştırmacı Richard Lewis hazırlamış.

Serbülent Bey'e bir kez de buradan teşekkür ederim..

1 Kas 2010

Aynı biz!

1980’lerde holiganizm ve uluslar arası arenadaki istikrarsızlıklardan çeken İngilizler, futbol dünyalarını baştan yaratmaya karar verdiler. Hükümetin başını çektiği bu “yeniden yapılanma” projesinde kulüplere ciddi miktarda fon aktarıldı. Bu yeniden yapılanma çalışmaları içinde stadyumların yenilenmesi, holiganlığın önünün alınması ve milli takımın yeniden yapılandırılmasının yanında genç oyuncuların yetiştirilmesi de önemli bir kalem oldu.

Genç Wayne

Çok sıkı kurallar eşliğinde her bir Premier League ekibinin birer “Gençlik Akademisi” oluşturmasına karar verildi. Oldukça detaylı hazırlanan çalışmalar sonucunda sadece “süper yetenek avcılığı” ile sınırlı olmayan, genç oyuncuların hayata bakışlarını, beslenme alışkanlıklarını, davranışlarını ve hatta alışkanlıklarını bile şekillendiren bir sistem oluşturuldu.

“Gençlik Akademileri”nde kuralların sıkılığı birçok kulüp tarafından eleştirilse de sistemin yozlaşmasına engel olması ve sağlıklı bir şekilde çalışması açısından önemli bulunduğu için itirazlar sınırlı kaldı.

Takımların U9’dan U18’e kadar birçok “mini” takım kurmalarını zorunlu hale getiren sistemin kuralları arasında oyuncuların asgari ve azami kontrat süreleri, oynayacakları maç sayıları ve hatta tesislerden evlerine azami ne kadar zamanda ulaşmaları gerektiğine kadar birçok düzenleme yer alıyor.

Örneğin; oyuncularla 13 yaşına kadar sadece 1 senelik anlaşma yapılabiliyor. Böylelikle hem kulüpte rahat edemeyen oyuncular hem de oyuncuda gelecek görmeyen kulüpler daha rahat hareket edebiliyor. Oyuncuların eğitimlerini aksatmaması ve ailevi sorunların önüne geçilmesi açısından evlerine (yaş gruplarına göre) 45 ila 90 dakika mesafedeki tesislerden ötesine gitmeleri yasaklanmış durumda. Akademi personelinin Federasyon tarafından belirlenmiş eğitimleri tamamlamış olması şart. Oyuncuların belirli bir sayıdan fazla ya da az maç yapmaları da yasaklanmış durumda.

Bu düzenlemeler Premier League kulüpleri tarafından o kadar ciddiye alınmış durumda ki her yıl milyonlarca Pound bu akademilere aktarılıyor. Akademideki her bir oyuncunun her adımı takip ediliyor, istatistikleri ve gelişim tablosu detaylı veri tabanlarında izleniyor. Her yıl yüzlerce genç kadrolara alınıyor ve yeterli gelişimi gösteremediğine inanılan bir o kadarı da serbest bırakılıyor. Kulüplerin “scouting” ağı her geçen gün genişliyor ve serbest bırakılan gençlerin yerini alacak en iyi alternatiflerin tespiti için 8-10 yaşlarındaki gençler düzenli olarak takip ediliyor. Hatta “Ön Akademi” sistemi ile bir uydu takım içinde U6, U7 ve U8 takımları oluşturuluyor zira “dışarıdan” oyuncu getirme şansları olmayan bu akademilerin yakın çevrelerindeki yetenekleri gözden kaçırma lüksü bulunmuyor. Serbest bırakılan oyuncuların ise futbola devam edebilmeleri için daha küçük takımlarla temaslarda bulunuluyor, oyunculara yer açılıyor.

Gençler, akademi turnuvaları ile “rekabetçi oyun” ile tanışıyorlar ama Akademi takımlarının maç kazanmak ya da şampiyon olmak gibi bir amaçlarının olmadığı herkesçe kabul ediliyor. Önemli olan nokta oyuncunun futbol yeteneklerinin yanı sıra zihinsel yeteneklerini de geliştirebilmesi.

Yapılan çalışmalar, alt yapıdan yetişen bir oyuncunun kulübe maliyetinin 2,5-3 milyon pound seviyesinde olduğunu gösteriyor. Kulüplerin bu maliyete katlanmasının arkasında ise bir tek güdü yatıyor.. Yeni bir Wayne Rooney yaratmak..

Aynı biz!

Bunlar, bırakın bu ya da benzer bir sistemi, “scouting” kelimesinin karşılığını bile dilinde barındırmayan bir ülkenin vatandaşları olan bizlere masal gibi geliyor değil mi?

Ama yok! Rijkaard’ın “teknik direktör olup olmadığı”nı sorgulamak, Nihat ve Nobre gibi adamlara trilyonlar yatırmak, Bilica gibi kasapları “yabancı oyuncu” diye alıp kadrolarımıza koymak, son yıllarda yetiştirdiğimiz tek genç yeteneğin seks hayatını ulusal kanallarda tartışmak daha kolay, daha verimli..

Not: Wayne Rooney, Aaron Lennon, Theo Walcott, Ashley Young, Tom Huddlestone, Joe Hart ve Kieran Gibbs gibi isimler bu yeni sistemin ürünleri. Bakalım 1966’dan beri kazanamadıkları Dünya Kupası’nı ve bitmek bilmeyen Avrupa Şampiyonluğu hasretini bu sistemin hasadı dindirebilecek mi?


Bekleyip göreceğiz..

27 Eki 2010

Genç Kartallar

Beşiktaş'ın her mevkide yetenekli gençleri var. Bu sene, aşağıdaki listede adı geçen Kemal Akbaba ve Muhammet Demirci dışındaki tüm isimleri A takımda az ya da çok izleme fırsatımız oldu.

Böylesi bir onbir elbette ki günümüz futbolunda mümkün olmayan bir fantazi ancak bu listeden çıkacak ve futbolculuğu, kişiliği, Beşiktaşlılığı ve oyunu ile taraftarlara ilham verebilecek en az 4 isim olduğunu düşünüyorum. Halihazırda Cenk Gönen ve Necip Uysal kadrodaki yerlerini aldılar bile.

Beşiktaş'ta uzun zamandır eksikliği duyulan bu tablo beni ister istemez heyecanlandırıyor.


Genç Kartallar


8 Eyl 2010

Whose Hiddink?

Çok ilginç bir kariyer Hiddink’inki. Doğup büyüdüğü kültürün çok uzağında, Uzak Doğu’da, Okyanusya’da, Rusya’da milli takımlar seviyesinde teknik adamlık yaptı ve hep başarılı oldu. Pek de parlak olmayan bir futbolculuk kariyerinin ardından üzerine geçirdiği takım elbisesi ile PSV ile müthiş başarılara imza atsa da asıl süksesini “dünya vatandaşı” olmayı başararak yaptı.

Euro 96’da ülkesinin milli takımıçeyrek finale taşıdı, Fransa 98’de ise yarı final oynattı. 2002 Dünya Kupası’nda yerkürenin şaşkın bakışları arasında futbola uzak bir ülkeyi, ev sahibi Güney Kore’yi yarı finale taşıdı. Yetmedi 2006’da Avustralya’ya tarihinde bir ilki yaşatarak 2. tura taşıdı. Yine yetmedi 2008’de Rusya ile turnuvada fırtınalar estiren kendi ülkesini ezdi geçti ama yarı finalde şampiyon İspanya’ya takıldı.

Dilini, adetlerini, futbol anlayışlarını bilmediği ülkelerde önce eleştirildi, ardından alkışlandı. Hiçbir ayrılığı “problemli” olmadı, hep profesyoneldi. Takımlarıyla fazla ilgilenmemekle, milli takımını yönettiği ülkede fazla bulunmamakla suçlandı, hatta bazen kız arkadaşları yüzünden eleştirildi ama hep işine odaklandı ve hep kazandı.

Şimdi bizim milli takımı yönetiyor. Eleştiriler başladı bile. “Eski oyuncuları çağırıyor”, “Oğuz Çetin’in etkisinde kalıyor”, “Türkiye’ye haftanın sadece 2 günü geliyor”, kalan zamanlarda geziyor”, “futbolcularla çok mesafeli”, “bu kadar parayı hak ediyor mu?”..

Şahsi kanaatim böylesi bir “değişim” in milli takım seviyesinde gerekli ve Hiddink tercihinin yerinde olduğu yönünde. Hiddink kendisini uluslar arası platformda defalarca kanıtlamış bir teknik adam. Bununla birlikte milli takımımızda eksikliği hissedilen “profesyonel yaklaşım”ı benimsediği ve çalıştırdığı takımlarda uygulattığı bir gerçek. “Kesseler acımaz!” dönem(ler)inin ardından “kademeye düzgün girin, top şişirmeyin” yaklaşımının bize ilaç gibi geleceğini düşünüyorum.

Beni en çok umutlandıran olay ise Hiddink’in beyanatları. “2012’ye zaten katılacağız, mesele gençleri getirmek ama şu an için daha tecrübeli bir ekip tercih ediyorum,” ne kadar güzel bir cümledir. Kendine güven, planlanmış bir strateji ve mantık bir arada! “Ömer Erdoğan iyi bir oyuncu ama aynı özelliklerde daha genç biri olsaydı onu tercih ederdim,” açık sözlü bir geniş görüşlülük beyanı.

Gördüğüm ve anladığım kadarıyla Hiddink’in futbolunda dil, din, adet gibi detayların yeri yok. O sadece işini yapmayı seviyor ve geri kalan hiçbir şeyi umursamıyor. Gittiği ve başarılı olduğu tüm ülkelerde insanlarla mesafesini koruyor, milli marş okuma yalakalığını yapmıyor. Ardından kimse “bizim Hiddink’imiz” demiyor, diyemiyor.

Bize çok “başka” olan bu bakış açısının ve davranış biçiminin özellikle orta/uzun vadede ikinci bir Piontek dönemine dönüşeceğini düşünüyorum.

Yine de, yeterli sabrı gösterebileceğimizden emin olamıyorum.

7 Ağu 2010

Geçip giden yılları kovalamak..

Hey gidi koca Gazza!
Kimi der, “vay be tanışalı 20 yıl olmuş,” kimi der “üniversiteyi bitireli 10 yıl oldu halbuki kampus kapısından içeriye ilk adım attığım günü dün gibi hatırlarım..”

Bense bir acayibim.. “Gary Neville 35 olmuş,” diye hayıflanırım.. 1992 yılında bir UEFA Kupası maçında saçlarını ortadan ayırmış gevrek gevrek sırıtan gencecik bir sağ bektir o benim için.. “Vay be,” derim, “Owen bile kariyerinin sonuna gelmiş..” Sonra bakarım.. Milyonları peşinden koşturan adamlar olmayan kardeşim yaşında.. 1989 doğumlu Thomas Müller Dünya Kupası’nı sallıyor.. 1987 doğumlu Messi “uzaylı” diye anılıyor.. İşte yılların geçtiğini böyle anlarım ben.. "28 yaşıma geldim.. Futbolcu olsaydım ancak 5-6 yıllık bir kariyerim kalmıştı," derim.. "Fergie'nin Çaylakları"nın göz bebeği, tazecik David Beckham'ın ilk Şampiyonlar Ligi maçını, Galatasaray'a attığı golü ve yaşadığı tarifsiz sevinci hatırlarım.. Sonra bir bakarım 35 olmuş.. Büyüdüğümü, daha doğrusu yaşlanmaya başladığımı ancak futbolcular aracılığı ile yakalayabilen bir adamım ben..

Babam bana futbolcuları ya da maç anılarını anlatabilecek kadar uzun yaşayamadı, onunla hiç stadyumda maç izleyemedim.. O kadar şanslı biri değildim. Yine de diğer aile büyüklerimin anlattıklarını düşünürüm zaman zaman.. Maradona derlerdi hep.. Pele derlerdi.. Socrates, Zico, Bettega, Rossi derlerdi.. “Olur mu,” derdim.. "Laudrup var, Klinsmann var, Vialli var!”

Onları şimdi anlıyorum..

Sanırım ben de çocuklarıma Koeman’ı ve kalecilere korku salan şutlarını anlatacağım. Adidas’ın onun için tasarladığı kramponun reklamını televizyonda ilk gördüğümde yaşadığım heyecanı anlatacağım.. Gullit’i anlatacağım.. “Her iyi futbolcudan iyi teknik direktör olmaz evlat,” diyeceğim.. Frank Rijkaard'ın İtalya 90'da Rudi Völler'e nasıl tükürdüğünü anlatıp "fair play," diyeceğim.. Sonra Bergkamp’ı, uçak korkusunu, liderliğini, enfes çalımlarını anlatacağım.. Shearer’ı anlatacağım. İlah olmanın ne demek olduğunu.. Paranın her şey olmadığını.. Batigol’ü ve Roma formasıyla Artemio Franchi’de attığı ilk golü, göz yaşlarını anlatacağım..


Onları şimdi gerçekten anlıyorum..

Yıllar sonra, sahip olabilirsem eğer çocuklarım gelecek, “Baba?" diyecek.. "Oliver Grenivo ne süper adam değil mi?” Halbuki kim tutabilir ki Bergkamp’ın yerini? Kim daha iyi olabilir ki Gabriel Omar Batistuta’dan?

Mesela bugün sorsalar Quaresma-Guti-Robinho üçlüsü mü Metin-Ali-Feyyaz mı diye düşünmem bile.. Değişmem, değişemem ki onları! Tıpkı büyüklerimin Şeref Görkey'i, Baba Hakkı'yı, Şükrü Gülesin'i, Sabri Dino'yu Şenol ve Birol'u değişmediği gibi..

Ali Ece üstadın da dediği gibi aslında.. “Futbol hiç büyümek istemeyen, büyümeyi ısrarla reddeden çocukların oyunudur..” Buna tutunuyorum, burada takılıyorum sanırım..


Bilmem ki..

23 Tem 2010

Şimdi Neredeler -Kısım VIII- [Beşiktaş Özel]

Beşiktaş taraftarı ile bazı futbolcular arasında "farklı" bir şeyler vardır.. Bu "şey"lerin futbolcunun performansı ile çoğu zaman alakası olmamıştır.. Futbolcunun bir mimiği, bir hareketi bile bu hisleri tetiklemeye yeterli olabilir.. Taraftarına koşarken gözleri ışıl ışıl parlayan Ronaldo'yu, Alan Smith'e çaktığı yumruğun ardından "sahada kartal gibi çarpışmıyorduk," diyen Pascal'ı nasıl unutsun bu taraftar?

"Şimdi Neredeler" serisinin 8. halkası, siyah beyazlı formayı az ya da çok terleten ama o elektiriği yakalayıp taraftarın hep bir başka hatırladığı futbolcular için geliyor..

Not 1: Listede herhangibir sıralama kıstası yoktur. Tamamen rastsal bir sıralama mevcuttur.
Not 2: Pascal'ı yazmaya gerek bile yok.. O zaten bizim kanımız, canımız.. Gözümün bebeği Stefan Kuntz için ise daha önceden bir iki satır yazmıştım.. Buradan ona da ulaşabilirsiniz..


Daniel Amokachi
Beşiktaşlı taraftarların hala adını hasretle andığı güzel anıların insanı. Taraftarın ruhunu ateşleyen "siyahi İlhan Mansız".. Üç sezon giydiği Beşiktaş forması altında sergilediği harika performans onu yarı yolda bırakan dizi yüzünden sona erdi.

Amokachi, Beşiktaş tarihinin 2000'inci golünü atan oyuncudur. Bununla birlikte "Şampiyonlar Ligi" organizasyonunun tarihindeki ilk gol de 1992 yılında o dönem Club Brugge forması giyen Daniel Amokachi'nin ayağından gelmiştir.

Gördüğü bir kırmızı kartın ardından kendisine uzatılan mikrofona, "He told me i*ne. If he tells me i*ne, then i tell him to fuck off!" demesi de unutulmazdır.

Amokachi 2005 yılında emekli oldu.. Bir dönem teknik direktörlük de yaptı. Şimdi Nijerya Milli Takımı'nın yardımcı hocası..

Kısacası, HEPİMİZ NİJERYALIYIZ!


Markus Münch
1999 yılında ülkemize gelen ve DML bizi kavramıyla tanıştıran Münch iki yıl sonra ülkemizden ayrıldı.

Onu Beşiktaş'tan gönderen isim, futbolcu yeteneklerini süzmek konusunda rakip tanımayan ve "İbrahim Üzülmez varken Münch'e gerek yok," diyen Christoph Daum oldu..

Temiz ama sert oyunu, bindirmeleri, harikulade sol ayağı ve efendiliği ile gönüllerde taht kuran Münch, İnönü Stadyumu çimlerine 2003 yılında, 100. yıl kutlamaları çerçevesinde düzenlenen gösteri maçında bir kez daha çıktı ve herkesi yine mest etti.

Bu efendi adamın Beşiktaş forması içinde bir şampiyonluk görememediğini düşündükçe içim hala cız eder..  Şimdilerde ortalarda gözükmüyor.. Alman sitelerinde bir iki köşe yazısına rast gelmiştim..

Bu taraftar seni unutmadı Markus!

Les Ferdinand
Sadece bir sezon o da kiralık olarak oynadı Beşiktaş'ta.. Buz gibi, havalı bir İngiliz forvet değil, yanık teniyle bizden biri, "Ferdi" oluverdi bir anda.. 1989 yazında QPR'ye geri döndüğünde ise yarım kalan bir aşk hikayesine dönüştü. Büyüdü, yıldız oldu.. Premier League tarihinin önemli isimleri arasına girdi.. Sayısız ödül aldı, başarılara imza attı..

"Bir insan, dahası bir yabancı sadece 1 sene kaldığı bir takımda ne kadar iz bırakabilir ki?" diye soranlara diyorum ki; koşun hemen yoldan bir Beşiktaşlı çevirin. Ona Les Ferdinand'ı sorun.. Yüzündeki ifadeye bakın..

Ferdi şimdi emekli.. Tottenham Hotspur'un genç forvetlerine gol atmayı öğretiyor..




Miroslav Karhan
Nevio Scala'nın ülkemize getirdiği bu adam Beşiktaş formasını sadece bir sezon giydi. Markus Münch ile gösterdiği uyum hala rüyaları süslüyor..

Beşiktaş'ta hem sağ bek, hem libero, hem savunmaya yönelik orta saha hem de DMR olarak forma giydi, her mevkide de başarılı oldu.. 2 numara ona çok yakıştı..

Futbol hayatına hala Mainz'da devam ediyor. Ülkesinin milli takımının da kaptanı.. Geçtiğimiz gün, Panini’nin 2010 Dünya Kupası çıkartma albümünde yüz yüze geldik kendisiyle.. Gülümsedim..


Antonio Carlos Zago
Beşiktaş'a Serie A'dan, Roma'dan 33 yaşında geldi. 30 numaralı formasını iki yıl terletti.

Sert oyununa rağmen iyi huylu bir yapısı vardı. Beşiktaş dergisi için yüzünü siyah Beyaza boyayabilecek kadar seviyordu takımı.. Taraftarı selamlamadan sahaya girmez, tribüne uğramadan çıkmazdı. Ronaldo ile sağladığı uyum ise takdire şayandı.

Beşiktaş'tan sonra Santos ve Juventude formaları giydi.. Sonrasında São Caetano'da teknik direktörlük yaptı. Şimdi Palmerias'ın başında Cassio Linconln'e hocalık yapıyor..


Fani Madida
Beşiktaş taraftarı pek çok siyahi oyuncuya bağlandı ama Fani Madida başkaydı..

Şut çekemezdi ama hızlıydı.. Metin Ali Feyyaz'a sayısız gol attırdı.. Derbi maçlardaki performansları ile birçok tezahürata ilham kaynağı oldu. Atom Karınca'nın yerini başarıyla doldurdu.. (Çok sevdiğim bir dostumun eleştirisi üzerine eklemek isterim ki; "Rıza Çalımbay'ın yerini doldurmak"tan kastım, Çalımbay'ın Madida'nın gelişinden sonraki dönemde sağ kanattan ortaya geçmesi ve takıma forvet olarak alınan Madida'nın sağ kanatta oynamasına rağmen hiç aksamamasıdır.)

Ülkesine dönmek istediğini açıkladıktan sonra Beşiktaş'tan ayrıldı ama ilginç bir kararla Antalyaspor ile anlaştı. Sonraki yıllarda Antalya-Bursa arasında mekik dokuyan Madida, 2000 yılında emekli oldu.

Dünya Kupası'nda ise Güney Afrika’da Parreria'nın yardımcılığını yaptı..



Federico Giunti
1971 doğumlu Giunti, Beşiktaş'a kiralık olarak geldi. 18 ay kaldığı İstanbul'da tertemiz oyunuyla gönüllerde taht kurdu. Düz oyunu ile "istikrar" kelimesinin ayaklı simgesi oldu.

Türkiye liglerinde oynayan ilk İtalyan futbolcu olarak tarihe geçti. Daniel Gabriel Pancu ve Tayfur Havutçu ile kurduğu birliktelik başarıyı da beraberinde getirdi.

"Süper teknik" olmadığı için değeri fazla bilinmedi ve kadroya kesin olarak katılması için girişimde bulunulmadı.

İtalya dışında top koşturduğu tek takım olan Beşiktaş'tan sonra tekrar evine döndü ve Bologna ile anlaştı. Halen yeşil sahalarda ve Treviso forması giyiyor.

Zlatko Iankov
Sırtında bir "Yankov" bir "Iankov" yazardı maçlarda.. Gösterişsiz oynardı ama işini kusursuz yapardı. Federico Giunti'ye kadar yerini doldurabilen olmadı bu Bulgar DMC'nin.

Milli takımda uzun bir süre Letchkov ile birlikte Ivankov, Kostadinov ve Stoichkov'un arkasını topladı. (Ki Iordan Letchkov da sonradan Beşiktaş'a getirildi.)

1998 yılında takımdan gönderildi ve Adanaspor ile anlaştı. Sonrasında ülkesine döndü.. Birkaç sene sonra Vanspor ve Gençlerbirliği forması giyse de asla eski günlerine dönemedi. 2002 yılında emekli oldu. Şimdi doğduğu kent Burgaz'da bir futbol takımında sportif direktörlük yapmakta..


Ronaldo Guiaro
Zaman zaman attığı kritik gollerle (Fenerbahçe ve Sparta Prag maçlarını unutamam) takımını taşıyan, efendi, sağlamcı, pas yüzdesi yüksek bir savunma oyuncusuydu. Takım içinde hiçbir soruna sebep olmamış, sürekliliğiyle herkese örnek olmuştu. Yanında Zago, arkasında Cordoba ile harika bir uyum sergilemişti.

Ronaldo, Beşiktaş formasını son kez 2005 Mayıs'ında giydi. Sonrasında eline birkaç yüz bin dolar tutuşturularak karga tulumba gönderildi takımdan. Beşiktaş forması ile en çok sahaya çıkan yabancı oyuncu unvanını da halen elinde bulunduran Ronaldo futbol hayatına Ege'nin karşı kıyısında, Aris'te devam ediyor.


Oscar Cordoba
Luce'nin Beşiktaş'a kazandırdığı en büyük değerlerden biri olan Cordoba, 4 yıl terlettiği formasını büyük acılar içinde terk etti. Galatasaray'a kaptırılan şampiyonluk sonrası şike yaptığı iddia edildi ve kariyeri boyunca en çok formasını giydiği takımdan kalbi kırık bir şekilde ayrıldı.

Çoğu zaman kaleci mi son adam mı olduğu anlaşılamayan, tekniği yüksek (ki bir dönem Sergen'den sonra takımdaki en teknik adamdı) cesur ve degajları ayağa giden (Chelsea galibiyetini hatırlayalım) bu enteresan kaleci emekli olduğu güne dek milli takım formasını sırtında taşıdı.

Beşiktaş'tan sonra Antalyaspor ile anlaştı. 2007 sezonu sonunda emekli olduğunu açıkladı ama hemen ardından ülkesinin Deportivo Cali takımı ile anlaştı. 2009 yılında ise nihai emekliliğini açıklayan Cordoba şu anda ülkesinde TV programlarında boy göstermekte..

22 Tem 2010

Hayata Siyah Beyaz Bakmak..

Cefakar "Toon Army"
+Welcome to the toon.
-What's the toon?
-It's where the Geordies live.
+What's a Geordie?
-Someone who lives in the toon.

Scout Glenn Foy ile genç Meksikalı Santiago Muñez arasındaki bu diyalog [Goal! The Dream Begins] İngiltere’nin kuzeyinde yaşayan halkın, kendilerini adanın geri kalanından ayıran özelliklerini en sade şekliyle ortaya koyuyor aslında.. Halkın 1892 yılında doğan aşkları da bir başka haliyle..

Newcastle United, Newcastle East End ve Newcastle West End adlı iki yerel takımın birleşmesiyle doğan bir takım.. 1950’lerde ligde fırtına gibi esen, 1980’lerde düşüşe geçen, 90’larda ise “tanrı”ları ile yeniden kendini bulan ekip, son yıllarda “Failure United” olarak anılsa da, ligin en büyük 3. stadyumu olan St. James’ Park her maç doluyor. Toon Army bu takımın siyahına da aşık beyazına da.. Takımın son büyük başarısını 1969 yılında kazanmış olmasının hiçbir önemi yok. Takımın önceki sene Coca Cola Championship’e düşmesinin seyircileri etkilememesi de, 2008-2009 sezonunun son maçında, Villa Park’ta takımın küme düşmesi kesinleştikten sonra “Proud to be a Geordie! We will support you ever more!” pankartının açılması da bundan kaynaklanıyor.. Bu “başka türlü sevgi”den..

Takımın başına ne geldiyse yönetimlerinden geldi aslında.. Yapılan hatalı transferler, tutarsız uygulamalar ve iç çatışmalar yüzünden ligde iki ayrı dönemde zirveye oynayan ekip tarumar oldu. İlk Keegan dönemi (1992-1997) ve rahmetli Sir Bobby Robson döneminde (1999-2004) “rüya gerçek olacak” dediysek de [özellikle 94-97 ve 2002-2004 arası] mutlu sona hiç ulaşamadı Newcastle United.

İt dalaşı!
Özellikle sorunlu oyuncuların transferleri bunda büyük pay sahibi oldu. Bir takımda toplanabilecek en problemli isimler bir araya getirildi. Leed United’ın serseri tayfası Bowyer, Woodgate ve Smith ayrıca Bellamy, Barton ve Dyer gibi isimler sürekli sorunlar çıkardı. 2005 yılında Lee Bowyer ile Kieron Dyer’ın saha ortasında birbirlerini parçalamaları sürpriz değildi kısacası. Guivarc'h, Titus "Tractor" Bramble, John Dahl Tomasson, Hugo Viana, Jean Alain Boumsong, Albert Luque, Scott Parker gibi isimlere harcanan para ve bir türlü verim alınamaması da cabası.

2007’de Ashley’nin takımı satın alması, taraftarlar arasında “zengin bir Newcastle United fanatiği iş adamının her şeyini takımına adayacağı” fikriyle iyi karşılanmıştı. Ashley deplasmanlarda uğurlu “17” numaralı formayla taraftarların arasında maç izlediği bile olmuştu. “King Kev”i takımın başına getirmesinin ardındansa herkes “tamam bu iş” demişti.

Maalesef olaylar tam aksi yönde gelişti. Ashley, kulübe görüp görebileceği en karanlık günleri yaşattı. Kastım sportif başarısızlık değil.. Tamam, takım sportif açıdan da rezalet günler geçirdi ama maddi olmayan değerlerin zarar görmesi daha acıydı..

Mike Ashley’nin takımın sportif direktörlüğüne Dennis Wise’ı ataması verdiği onlarca berbat kararın içinde belki de en kötüsü oldu.. Kabusun başlangıcı olarak kabul edilen döneme ve sonrasına kısaca bir göz atalım..

Derek Llambias isimli zat peydahlanıverdi bir anda. “PR yapacağım diye göz çıkarma sanatı”nda ne kadar başarılı olduğunu cümle aleme kanıtladıktan sonra Dennis Wise çıkageldi. Önce King Kev ile atıştı, ardından Kev’in “satılmasın” diye rapor verdiği James Milner’ı Villa’ya verdi. Herkes Ashley’nin Wise’ı kesip biçeceğini beklerken “ben bir iş adamıyım ve karlı bir alışverişi değerlendirmek durumundayım,” açıklamasıyla şoke oldu.

Sonra Kevin Keegan istifa etti, takımla davalık oldu, (Keegan’ın istifa mektubunu vereceği bir muhatap bile bulamadığı konuşuldu o günlerde) Keegan’ın yerine gelen Kinnear takımdaki hemen herkesi idmanlarda sakatladıktan sonra kendini de sakatladı ve geçirdiği kalp spazmının ardından görevinden ayrıldı.. Takımın “serbest düşüş”ü sürerken gider kalemlerini kısmak adına birçok isim satış listesine konuldu. Son umut olarak Alan Shearer’ı takımın başına getiren yönetim, Shearer 8 maçtan ancak 5 puan çıkarabilince çaresizce kaderine boyun eğdi. 4 sezonda 4 kaptan, 5 de teknik direktör değiştiren bir takımın bu kaderden kaçması mümkün değildi zaten..

Eski güzel günlerden bir kare..
Solda tribün şöhretlerinden "Beefy", sağda Mike Ashley..
Tepkiler çığ gibi büyüdü. Ashley, “Ailemin Newcastle’da güvenli bir hayat sürmesi mümkün değil,” dediğinde ise film koptu. O zamana kadar kendini tutan taraftar bu son damlayla işi kulüp binasını basmaya kadar vardırdı. Kolay değildi, zira takım küme düşmüş, en iyi oyuncular satılmıştı. Alan Shearer ve King Kev efsanelerinin adları lekelenmiş, üstelik taraftar da basın önünde vandal ilan edilmişti. Hepsinin ötesinde takımın sahibi, taraftarın aşkını karşılıksız bırakmış, siyah beyazlı ekibe sadece bir “kar merkezi” olarak baktığını bizzat kendi ağzıyla açıklamıştı. Saksağanların yaklaşık 120 yıllık evi olan stadyumun kağıt üzerindeki adı değişmiş (sportsdirect.com St James' Park Stadium) hatta, doğu tribünü üzerindeki NEWCASTLE UNITED yazısının sökülüp Ashley’nin şirketi olan Sports Direct yazılacağı bile gündeme gelmişti..

Şahsen bu dönemde canımı en çok yakan şey takımın sembol isimlerinden ve İngiltere liglerinin en iyi kalecisi diyebileceğim Shay Given’ın “we are shit and i’m sick of it” diyerek takımdan ayrılması oldu.. Bu olay inançların tükendiğinin, umutların heder olduğunun kanıtıydı adeta..

Tarihi bir yönetim felaketine imza atıp kulübü bir an önce elinden çıkarmaya çalışan Ashley ise 130 milyon GBP’den açtığı fiyatı 80 milyona çekmesine rağmen müşteri bulamadı. Bir dönem Arap müşteriler olduğu söylentileri çıksa da hemen ardından Mike Ashley’nin “müşteri”lerine verdiği randevuları iptal ettiği, hatta iptal bilgisi bile vermeden otel lobisinde saatlerce beklettiği söylendi.

Şimdi, Ashley geri planda duruyor ve işler göreli olarak iyi gidiyor. Michael Owen, Oba Martins, Sebastien Bassong, Habib Beye, Damien Duff gibi yüksek maaşlı ama düşük verimli isimler takımdan ayrıldı. Finansal açıdan sıkıntılar azaldı, genç oyuncular kendilerini gösterme şansı buldu. Peter Lovenkrands ve “Genç Andy” (Carroll) gerçekten çok iyi iş çıkardı. Savunmanın göbeğinde oynayan Taylor arka tarafı topladı. Jonas “Spidey” Gutierrez ve Fabio Coloccini gibi isimler tecrübeleriyle takıma destek oldu. Takım, gol ve puan rekoru kırarak Championship’te şampiyon oldu.

Hayata siyah beyaz gözlerle bakan bu taraftar çok acı çekti.. Şimdi ise takım tekrar ait olduğu yerde, Premier League’de.. Ama bence tünelin ucu hala karanlık.

Ashley’nin, “zarar etmemek” adına transfer yapmaktan kaçacağı açık. Temmuz ortasına geldik, açıklanan tek transfer Nottingham Forest’tan alınan savunma oyuncusu James Perch.. Hughton Championship’te harika iş çıkardı ama kısa süren Tottenham macerası dışında Premier League tecrübesi yok. Barton ve Smith takımda hala sorun çıkarıyor.. Takımın iki iyi ismi Taylor ile Carroll idmanda kavga etti ve gelecekleri belirsiz. (Kavga haberi kulüp tarafından yalanlandı ama aynı idmanda Carroll çenesinden, Taylor ise elinden sakatlandı.. Çok ilginç..) 2010-2011 sezonunda İlk 10’u başarı olarak kabul edeceğim..

Yine de aslanlı lig seni özledi be saksağanım! Evine hoş geldin!!

21 Tem 2010

Şimdi Neredeler -Kısım VII-

Emmanuel Petit
Doğum tarihi / Yeri: 1970/Dieppe [Fransa]
Kariyeri:
1988-1997 - Monaco
1997-2000 - Arsenal
2000-2001 - Barcelona
2001-2004 - Chelsea

At kuyruğu yaptığı sarı saçlarıyla hafızalarımızda yer eden bu adam, Monaco'da oynadığı 9 sezon boyunca savunmanın göbeğinde yer aldı. Arsenal'e transferinin ardından Arsene Wenger'in savunmaya dönük orta saha olarak görev verdiği Petit, Vieria ile müthiş bir ikili oluşturdu.

Monaco'daki son sezonunda Kupa Galipleri Kupası finalini kaybeden Petit'in benzer bir acıyı Arsenal'de de yaşadığını hatırlatmak gerek.. 1999-2000 sezonu, Petit'in UEFA Kupası finalinde Galatasaray'a boyun eğen Arsenal'deki son sezonuydu.

Barça'nın teklifi üzerine Marc Overmars ile birlikte İspanya'ya taşındı. Sakatlıklardan yakasını kurtaramayınca İngiltere'ye geri döndü ve Chelsea forması giydi. 2004 yılında emekli olan "Manu", sırtında hep 17 numarayı (Ziege de pek severdi bu numarayı) taşıdı.

Şimdilerde yeşil sahalardan uzakta bir hayat sürmekte..

Fabien Barthez
Doğum tarihi / Yeri: 1971/Lavelanet [Fransa]
Kariyeri:
1990-1992 - Toulouse
1992-1995 - Marsilya
1995-2000 - Monaco
2000-2004 - Manchester United
2004-2006 - Marsilya
2006-2007 - Nantes

Kariyerine Fransa'nın güneyinde başlayan Barthez, mor beyazlı forma içinde geçirdiği iki başarılı sezonun ardından Marsilya'ya transfer oldu. Marsilya'daki ilk sezonunda Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu tadan Barthez, Monaco'nun ardından "Peter the God"ın boşluğunu doldurabilmesi için Manchester United'a getirildi.

Kırmızı Şeytanlar ile çok sayıda başarı yaşayan Barthez, özellikle son sezonunda formdan düştü ve formasını Roy Carroll'a kaptırarak ülkesinin yolunu tuttu.

Birkaç sene daha futbol oynadıktan sonra ise 2007 yılında Landreau'nun (CM’de ne oynatırdım bu adamı ama parlamadı gitti bir türlü) ardından eldivenlerini devraldığı Nantes forması altında emekli oldu.

Özellikle Monaco yıllarındaki akıl almaz kurtarışları ile hatırlanan (ki 1998 yılında Lev Yashin'in onuruna verilen "Yashin Ödülü" ile şereflendirildi) Barthez, milli takım formasını da yıllarca başarıyla giydi. 1998 ve 2000 yılındaki Dünya ve Avrupa şampiyonluklarında kale Barthez'e emanetti.

Şu anda yeşil sahalardan uzakta, sakin bir hayat sürmekte..

Bu da, "saçlı Barthez nasıl olur ki?" diye merak edenler için..

Cafu
Doğum tarihi / Yeri: 1970/Sao Paulo [Brezilya]
Kariyeri:
1989-1994 - Sao Paulo
1995-1995 - Juventude
1995-1996 - Zaragoza
1996-1997 - Palmerias
1997-2003 - AS Roma
2003-2008 - AC Milan

Yıllar boyunca "dünyanın en iyi sağ beki" unvanını taşıyan Marcos Evangelista de Moraes, hemen her Brezilyalı gibi parladığı anda soluğu İspanya'da aldı. Aradığını bulamayan ve bir sene sonra evine dönen Cafu'nun Avrupa kıtasındaki ikinci durağı ise 6 yıl kaldığı Roma oldu. Sonrasında geçtiği AC Milan'da ise tam bir efsaneye dönüştü.

Hemen her uluslararası kupayı en az bir kere kazanan ve Brezilya tarihinin en çok milli olan futbolcusu olma onurunu taşıyan Cafu şimdilerde inzivaya çekilmiş durumda. Sir Alex Ferguson ise "Cafu bıraktığında ben de bırakacağım," lafını unuttu sanırım.

Önümüzeki sezon AC Milan'da koç olarak görev alacağı yönünde söylentiler mevcut..

Roberto Sensini
Doğum tarihi / Yeri: 1966/Arroyo Seco[Arjantin]
Kariyeri:
1986-1989 - Newell's Old Boys
1989-1994 - Udinese
1994-1999 - Parma
1999-2001 - Lazio
2001-2002 - Parma
2002-2006 - Udinese

23 yaşında adım attığı Seria A'dan 40 yaşında ayrılan bu "taş gibi" savunma oyuncusu İtalya (ve futbolculuk) kariyerini İtalya'daki ilk takımında sonlandırdı. 2006 yılındaki emekliliğinin ardından Udinese'de teknik direktör oldu ama sezonun sonunu göremedi. Arjantin'de Estudiantes'in başında da bir sezon görev yaptı. Şimdi, kariyerinin başladığı takımın başında kupa kovalıyor..

Joao Pinto
Doğum tarihi / Yeri: 1971/Porto [Portekiz]
Kariyeri:
1988-1990 - Boavista
1990-1991 - Atletico Madrileno
1991-1992 - Boavista
1992-2000 - Benfica
2000-2004 - Sporting Lizbon
2004-2006 - Boavista
2006-2008 - Sporting Braga

Portekiz'in altın neslinden olan Joao Pinto, Ricardo Sa Pinto, Rui Costa ve Luis Figo'nun da yardımıyla milli takımının bir dönem tartışmasız forveti oldu.

Özellikle Benfica yıllarında sergilediği harika performans, ona 3 kez üst üste "Portekiz'in en iyi oyuncusu" unvanını getirdi. Bu parlak görünüme rağmen asla bir dünya yıldızı olmayı başaramayan Joao Pinto, çoğu zaman, "kendini yere atan, paragöz ve gereksiz agresif," bir oyuncu olarak anıldı.

Joao Pinto 2008 yılında Braga ile yaşatığı tartışma sonucunda emekli oldu. (Daha doğrusu kontratı feshedildi ancak oynayacak bir takım bulamadı.)

Şimdilerde yeşil sahalardan uzakta..

Gaizka Mendieta
Doğum tarihi / Yeri: 1974/Bilbao [İspanya]
Kariyeri:
1991-1992 - Castellon
1992-2001 - Valencia
2001-2002 - Lazio
2002-2003 - Barcelona
2003-2008 - Middlesbrough

Bir dönemin en çok aranan adamı, 2000 ve 2001 yıllarında "Avrupa'nın en iyi orta saha oyuncusu" unvanına sahip olan Mendieta, Valencia'daki müthiş performansının ardından 48 milyon Avro bonservis bedeli karşılığında Lazio'ya transfer oldu. (…ve tarihin en büyük transfer fiyaskolarından birine dönüştü.)

Lazio'ya alışamayan ve önce Barcelona'ya ardından da Middlesbrough'a kiralanan Mendieta, 2003 yılında kiralık olarak geldiği boro formasını 2008 yılına kadar giydi. Boro forması altındaki performansı yaşadığı önemli sakatlıklar yüzünden kötü de olsa, Boro'nun lig kupasını kazanan kadrosunda yer almayı başardı.

En son maçını 2006 yılında oynayan ve 2 yıl boyunca kadroya giremeyip 2008 yılında kontratının bitimiyle birlikte emekli olan bu sarışın adam da yeşil sahalardan uzakta bir hayat sürmekte..