8 Ara 2010

Bidone d'oro 2010!

İtalyan futbolseverlerin 2003 yılından bu yana verdikleri Bidone d'or yani "Altın Bidon" ödülünün bu seneki adayları açıklandı.
Liste şu şekilde: (Kimseye haksızlık olmasın diye soyadına göre alfabetik olarak sıralanmıştır)

Ulu Bidon!

Adriano (Roma)
Amauri (Juventus)
Diego (Juventus/Wolfsburg)
Fabio Cannavaro (Juventus/Al Ahli)
Antonio Cassano (Sampdoria)
Alessandro Mancini (Internazionale)
Marco Materazzi (Internazionale)
Felipe Melo (Juventus)
Adrian Mutu (Fiorentina)
Ronaldinho (AC Milan)



Son şampiyon Melo ile bu ödlülü daha önce iki kez kazanan ve hat-trick'e koşan Adriano bu seneki favorilerim.

Cümle aleme hayırlı olsun..

Not 1:
Şimdiye dek bu ödüle layık görülen isimler şu şekilde:

2003 - Rivaldo - AC Milan
2004 - Nicola Legrottaglie - Juventus
2005 - Christian Vieri - AC Milan
2006 - Adriano - Internazionale
2007 - Adriano - Internazionale
2008 - Ricardo Quaresma - Internazionale
2009 - Felipe Melo - Juventus

(Kulüpler bazında Internazionale, uluslar bazında da Brezilya'nın ezici üstünlüğü mevcut)

Not 2:
Yıllara göre kullanılan oy sayıları:

2003 - 5.744
2004 - 7.334
2005 - 9.090
2006 - 10.314
2007 - 13.096
2008 - 17.544
2009 - 18.752
(Yarışmaya ilgi katlanarak artıyor.)

Not 3:
Adriano, 2006 yılında ödlülü ilk kez "kazandığında" %31,2 oy almıştı. Bu oran Bidone d'oro rekorudur. Kendisini tebrik ediyoruz.

7 Ara 2010

Takımım..

UEFA Team of the Year 2010 anketinde oyumu kullandım, mutluyum, gururluyum..
Özellikle bazı mevkilerde karar vermekte çok ama çok zorlandım.
Oy veremeyip de içimin yandığı en az 4 oyuncu var..

Neyse;
Önce aday futbolcu listesini anımsayalım:

Kaleciler:
  • Iker Casillas (Real Madrid)
  • Julio Cesar (Internazionale)
  • David de Gea (Atletico Madrid)
  • Maarten Stekelenburg (Ajax)
  • Eduardo (Genoa)
Sağ Bekler:
  • Maicon (Internazionale)
  • Sergio Ramos (Real Madrid)
  • Philipp Lahm (Bayern München)
  • Branislav Ivanovic (Chelsea)
  • Gregory van der Wiel (Ajax)
Stoperler:
  • Gerard Pique (Barcelona)
  • Lucio (Internazionale)
  • Carles Puyol (Barcelona)
  • Walter Samuel (Internazionale)
  • David Luiz (Benfica)
  • Leonardo Bonucci (Juventus)
  • Brede Hangeland (Fulham)
  • Diego Lugano (Fenerbahçe)
  • Souleymane Diawara (Marseille)
  • Douglas (FC Twente)
Sol Bekler:
  • Portugal Fabio Coentrao (Benfica Lisboa)
  • Giovanni van Bronckhorst (Feyenoord)
  • Ashley Cole (Chelsea)
  • John Arne Riise (Roma)
  • Michel Bastos (Olympique Lyonnais)
Sağ Kanatlar:
  • Arjen Robben (Bayern München)
  • Cristiano Ronaldo (Real Madrid)
  • Javier Zanetti (Internazionale)
  • Adam Johnson (Manchester City)
  • Dirk Kuyt (Liverpool)
Orta Sahalar:
  • Bastian Schweinsteiger (Bayern München)
  • Mark van Bommel (Bayern München)
  • Xavi Hernandez (Barcelona)
  • Sami Khedira (Real Madrid)
  • Esteban Cambiasso (Internazionale)
Hücuma Dönük Orta Sahalar:
  • Wesley Sneijder (Internazionale)
  • Mesut Özil (Real Madrid)
  • Cesc Fabregas (Arsenal)
  • Thomas Müller (Bayern München)
  • Keisuke Honda (CSKA Moskva)
Sol Kanatlar:
  • Andres Iniesta (Barcelona)
  • Florent Malouda (Chelsea)
  • Antonio Cassano (Sampdoria)
  • Angel di Maria (Real Madrid)
  • Gareth Bale (Tottenham Hotspur)
Forvetler:
  • Lionel Messi (Barcelona)
  • Diego Forlan (Atletico Madrid)
  • David Villa (Barcelona)
  • Diego Milito (Internazionale)
  • Luis Suarez (Ajax)
  • Didier Drogba (Chelsea)
  • Gonzalo Higuain (Real Madrid)
  • Samuel Eto'o (Internazionale)
  • Romelu Lukaku (Anderlecht)
  • Carlos Tevez (Manchester City)
Teknik Direktörler:
  • Jose Mourinho (Real Madrid)
  • Vicente del Bosque (Spain)
  • Quique Sanchez Flores (Atletico Madrid)
  • Bert van Marwijk (Netherlands)
  • Louis van Gaal (Bayern München)

Gelelim benim takımıma:
















Iker Casillas: Dünya Kupası 2010'un altın eldiveninin sahibi ve "WC 2010 All Star Team"in kalecisi. Harika bir sezon daha geçirdi ve mevkisinde rakipsiz.

Philipp Lahm: Ballack'ın yokluğunda Almanya'nın kaptanlığını üstlenen bu güçlü bek oyununa her gün bir şeyler eklemeyi başarıyor.

Gerard Pique: Fazla söze gerek yok. Üstün fiziği ve cesaretiyle Puyol'un veliahdı. Sir Ferguson onu sattığına her gün pişman oluyordur.

Carles Puyol: İlham veren, yılmak bilmeyen kaptan hem Barcelona hem de İspanya milli takımı forması ile enfes bir sezon geçirdi. 2010 Dünya Kupası'nda her maçta sahadaydı.

John Arne Riise: Liverpool yıllarının ardından Serie A'da klasını konuşturan kızıl prens Roma forması altında harikalar yaratmaya devam ediyor. Üstün fiziği ve abidevi istikrarıyla göz kamaştırıyor.

Cristiano Ronaldo: Milli takımında yaşadığı hayal kırıklığını bir tarafa koyacak olursak mevkisinde alternatifsiz olduğunu her gün bir kez daha kanıtlıyor. Manchester United'da nerede bıraktıysa Real Madrid'te oradan devam ediyor.

Xavi Hernandez: Aslında burada Xaviesta yazmalıydı ama olmadı.

Mesut Özil: Ballack'ın yokluğunda Almanya Milli Takımı'nda yer buldu, harika bir performans sergiledi ve Werder Bremen macerasına tam zamanında noktayı koyarak büyük transferini gerçekleştirdi. Real Madrid macerasına da harika başladı.(Ah Müller, ah Fabregas diyorum..)

Gareth Bale: Bence 2010 yılının en büyük patlamasını gerçekleştiren oyuncu. Henüz 21 yaşında ancak akıl almaz hızı, öldürücü ortaları ve üstün oyun zekası yaşının çok çok ötesinde. Rakip teknik direktörün, onu tutacak sağ bekine şans dilemekten başka bir seçeneği yok.

Lionel Messi: Milli takımına yabancı kalan uzaylı. Onu seyretmek büyük, çok büyük bir zevk.

Diego Forlan: 30'unda yeniden doğdu ve 2010 yılında tüm dünya onun nasıl bir lider olduğunu gördü. Milli takım forması altında yaptıkları bile bu kadroda olması için yeterli. 2010 Dünya Kupasının Altın Ayakkabı'sını sonuna kadar hak etti.

Bert van Marwijk: 2010 Dünya Kupası'nın en güzel unsurlarından biriydi. Sayesinde futbola doyduk.

Başka bir Messi - CR7 kıyası..

Tartışmaya girmeyeceğim..

Şu kareyi hatırlarsınız.. Hani 80 milyonluk bebeğin Abate'nin sert darbesi karşısında attığı taklayı..

[Video için tıklayınız]


O zaman da "Messi bunu yapmaz" demiştim..
Bir de aşağıdaki kare var biliyorsunuz, daha yepyeni.. Dumanı üzerinde..


Evet..
Lionel Messi bunu da yapmaz CR7..
Rakibinin teknik direktörüne saygısızlık yapmaz..
Hele hele bu adam onun yaşı kadar La Liga maçına çıkmış bir efsaneyse..

Adına 80 milyon ödenmiş olabilir ama daha alnından damlayan ter İspanyol çimlerine düşmedi Ronaldo efendi..

Sıkıysa Sir Fergie'nin takımındayken yapsaydın ya bunu..

6 Ara 2010

Failure United!

Beklenen oldu ve patron düğmeye bastı.. Chris Hughton da Sam Allardyce, Kevin Keegan, Joe Kinnear ve Alan Shearer ile birlikte “Mike Ashley tarafından 2007 yılından bu yana göreve getirilip kovulan teknik direktörler listesi”ndeki yerini aldı.

Ashley'nin son kurbanı..

Newcastle United’ı Championship’te gol ve puan rekoru kırarak Premier League’e geri getiren Chris Hughton Newcastle United’ı “istenilen seviyeye getirememek” ile suçlanıyor. Takımı “daha tecrübeli” bir isme emanet etme gerekliliğinden bahsediliyor.

Şimdi bir bakalım.. Takımın borcu 111 milyon Pound (yaklaşık 261 milyon TL) seviyesinde. Takımı satmaya çalışan, sonra vazgeçen, sonra tekrar satmaya çalışan, ardından yeniden vazgeçen ululardan ulu Mike Ashley hazretleri, “yeni yatırım” gereği görmediği için Premier League’ye yeniden yükselen takım için bir transfer bütçesi oluşturmadı.

Takımın gider bütçesini kısmak için Çacapa, Michael Owen, James Milner (ki King Kev bu yüzden ayrılmıştı), Emre Belözoğlu, Abdoulaye Faye ve en önemlisi Shay Given gibi isimler takımdan gönderildi. Yetmedi, Oba Martins, Sebastian Bassong, Habib Beye, Damien Duff, Xisco ve Geremi Njitap da takımdan ayrıldı. Yerlerine Peter Lovenkrands, Wayne Routledge, Leon Best, James Perch, Cheik Tiote, Sol Campbell ve Hatem Ben Arfa (kiralık) [ki, Nigel de Jong isimli kasap tarafından katledildi!] gibi isimler takıma katıldı.
Bu taraftar seni hiç unutmayacak Mike Ashley!

Hughton bu şartlar altında genç isimleri sahaya sürdü. Kaleyi genç Tim Krul’a, Alan Shearer’ın formasını da Andy Carroll’a verdi. Mızmızlanmadan işini yaptı, Chelsea’yi Carling Cup’ın dışına itti, Emirates Stadium’dan yıllar sonra 3 puanla döndü.. Takım şu anda Wigan, Everton, Aston Villa ve Liverpool’un önünde 11. sırada yer alıyor.


Bakalım Mike Ashley hangi "tecrübeli" teknik direktörü takımın başına getirecek ve onu hangi transfer bütçesi ile ikna edecek? Hangi teknik direktör, "takımın sahibi benim, hangi oyuncuyu alıp satacağıma ben karar veririm" diyen bu zat-ı şahanenin altında görev alacak?


Ben de bir bahis açıyorum.
Yeni teknik direktör “yıl sonunda kovulacak” bahsine 1,05 veriyorum. 


Bravo Ashley.. Newcastle United’ı Failure United yapma yolunda durmak yok yola devam!

Not 1: 
Hughton'ın kovulmadan önceki son beyanlarından biri eminim bize tanıdık gelecektir:"I can tell you categorically 100 percent that there's only one person here who selects the team and that will be the normal process. I will select the team"

Not 2:
Bahis sitelerinde favori yaz ortasında Southampton’dan kovulan Alan Pardew. Onu Aston Villa’dan ayrılan Martin O'Neill, Charlton Atletic efsanesi Alan Curbishley, Tottenham Hotspur’u yeniden yaratan, şu anda ise Ajax’ın başında bulunan Martin Jol ve Norwich’i Championship’e taşıyan Paul Lambert izliyor.

Not 3:
Yeni gelen resmi açıklamaya göre takım şu anda Peter Beardsley ve Steve Stone’a emanet. Saksağanlar Liverpool karşısında bu ikilinin önderliğinde çıkacak.

Not 4:
Teknik direktör değiştirme rekoruna sahip bu yüksek egolu, kararsız, üstüne üstlük beceriksiz adam ile bizim "Büyük Başkan"larımız arasındaki benzerlikler de içimi acıtmıyor değil açıkçası..

23 Kas 2010

"Giant Killer of the Year"


Radford, halen dumanı tüten kramponunu soğuturken..

İngiltere Futbol Federasyonu, bu sezondan itibaren FA Cup organizasyonu içinde “Giant Killer of the Year” ödülü de verecek. Bu haberi aldığımda tam da “Giant Killers” konulu bir şeyler karalıyordum, harika oldu..

Turnuvalarda alt seviyedeki takımlara ve genç oyunculara ciddi önem veren FA, “küçük”lerin “dev”leri “katletmesi”ni ödülsüz bırakmayarak motivasyonu zirveye çıkarmayı planlıyor şüphesiz ki. Ödül, sahibini FA internet sitesince açılacak oylama sonucunda bulacak. Oylamaya katılacak maçlar bir grup spor yazarı tarafından belirlenecek. Oylamayı kazanan ve yılın “dev katili” olan takım ise final maçının devre arasında taraftarların huzurunda ödülünü alacak.

Söz konusu ödül, “Ronnie Radford Ödülü” olarak anılacak.

Ödüle adını veren Ronnie Radford 1972-73 sezonunda FA Cup’ta Newcastle United’ı uzatmalarda deviren ve FA Cup tarihinin en büyük “dev katliamı” olarak kabul edilen Hereford United’ın kahramanı..

85. dakikaya girildiğinde 1-0 önde olan Newcastle United, 30 metre mesafeden akıl almaz bir şutla topu “doksan tabir ettiğimiz noktaya” gönderen ve taraftarların sahaya girmesine sebep olan Radford’a engel olamayınca, üstelik uzatmalarda bir gol daha yiyince hüsranların en büyüğünü yaşamıştı..

Çok başarılı bulduğum bu girişimin nasıl bir sonuç vereceğini ise zaman gösterecek.

Bravo FA!

Not: Newcastle United taraftarlarının acısı tazelenmişe benziyor. Aşağıdaki alıntı www.nufc.com dan:

"The award is named after Ronnie Radford whose long-range goal for Hereford United in 1972..." that's quite enough thanks, we know the rest.

11 Kas 2010

İnsanlığın Sonu!

Seviyoruz seni Baki Mercimek!
Bankacılıktan arta kalan vaktimde ruhumu temizlediğim biricik grubum ile besteler yapıyoruz. Beste çalışmalarını farklı zamanlarda farklı yerlerde kaydederek üzerinde çalışıyoruz.

Söz konusu bestelerden birinin kod adı da “İnsanlığın Sonu”.

“İnsanlığın Sonu”nun evde yapılan ilk kaydından tutun da stüdyoda alınan prova kaydına, hatta midi versiyonuna kadar tüm çeşitlerinde karşıma Baki Mercimek çıkıyor. Kayıtlar farklı yerlerde, farklı bilgisayarlarda farklı zamanlarda yapıldı. Sebebini bilmiyorum. Diğer kayıtların hiçbirinde ne Baki ne de bir başkası var.



Uykularım kaçıyor Baki, korkuyorum!

Bana vermek istediğin mesaj ne?!


İşte karşı karşıya kaldığım korkunç manzara!
Neden Baki? Neden?!!

10 Kas 2010

Voltron, Optimus Prime'a karşı..

28 Kasım 2010’da hayat yine 1,5 saatliğine duracak.. Dünyanın kalbi Camp Nou’da atacak..

Optimus Prime vs. Voltron

FC Barcelona, geride Gerard Piquet ve Charles Puyol, ortada Xavi Hernandez ve Anders Iniesta ilerde ise dünyanın tahtında oturan Lionel Messi ile Evrenin Koruyucusu yenilmez Voltron’ı andırıyor.

Diğer taraftan, ipleri Optimus Prime gibi eline alan Mourinho ile değişimi yaşayan Transformers tadındaki Real Madrid bu sezon ne ligde de Şamiyonlar Ligi’nde de yenilgi yüzü gördü..

Herkesin bildiği gibi, La Liga’nın tepesinde sadece bir puan farkla yer alan bu iki süper gücün mücadelesi sadece yeşil sahada 11’e 11 yapılan bir mücadele değil. Pep Guardiola bombanın fitilini bu sene her zamankinden biraz daha erken ateşleyerek Mourinho ile ilgili olarak kendisine yöneltilen soruyu “cevap vermeye değmez” diyerek geri çevirdi. “Mind Games” sevdalısı ve gerginliği motivasyona dönüştürme ustası Mourinho’nun ne zaman cevap vereceğini henüz bilmiyoruz ancak bu sataşmaya “okkalı” bir yanıt vereceği neredeyse kesin.. Marsilya ruleti kıvamındaki bu atışmalar halihazırda insanın aklını başından alan hazzı katlıyor.

Yine de, bu “klasik” mücadelenin, destansı rekabetin son derece sığ “Messi mi Ronaldo mu?” kıyaslamasıyla manşetlere taşınacak olması, magazinsel yaklaşımların büyük bir ısrarla bu tarihi bilek güreşinin önüne alınması yüreğimi burkuyor.

Neyse…
Geri sayım başladı..
Heyecan artıyor..
Biraları, cipsleri hazırlayın, ajandanızda 28 Kasım gecesini boşaltın..
Voltron ile Optimus Prime ve ekibi karşı karşıya geliyor..
Kimin kazanacağını ise sadece futbol tanrıları biliyor..
Bize ise bekleyip görmek, bu enfes resitalin tadına varmak kalıyor..

Çok yaşa futbol!

9 Kas 2010

Yarasanın düşüşü..

Profesyonel olarak futbola başladığının ertesi yılında henüz dağılmamış olan ülkesinin en büyük takımına giden, ardından PSV'de "Robin"i ile buluşan ve Avrupa'yı sallayan bir gol kralıydı o. PSV'den ayrıldıktan sonra şansını Chelsea ile İngiltere'de, Atletico Madrid ile İspanya'da, Fenerbahçe ile Türkiye'de, PSG ile Fransa'da ve son olarak Zenit ile Rusya'da denedi. Her gittiği ülkede ligin "büyükleri"nin formalarını giydi ama onun için hep "bir sorun" vardı..

Ama esas sorunu hep ıskaladı. Halihazırda var olduğunu düşündüğü sorunları hep dışarıda araması oldu onu tüketen..

Geçtiğimiz hafta olan oldu ve PSG, kendisiyle olan kontratını karşılıklı olarak feshetti.

Yarasa düştü..

Halbuki ne güzeldi seni Robin'inle, Robben'le yan yana izlemek.. Ne büyük bir mutluluktu seni Premier League'de görmek.. Rakip takıma gelmiş olsan da ne büyük bir zevkti seni Türkiye'de seyretmek..

Seni düşündükçe benim içim acıyor Kezman.. Sen nasıl uyuyabiliyorsun çok merak ediyorum..

Yarasa düştü,
Futbol kaybetti..
Hepimize geçmiş olsun..

6 Kas 2010

Ne gerek var?

Başta Ballon d'Or olmak üzere sayısız bireysel ödüle layık görülmüş, uğruna 80 milyon Pound harcanmış, milyonlara ilham veren bir futbol yıldızının Avrupa arenasında seyredilebilecek harika maçlardan birinde ne yapması beklenir?

Ignazio Abate'nin sert yumruğu(!)
Takımını sırtlaması mı yoksa 23 yaşındaki bir savunma oyuncusuyla girdiği mücadele sonucunda suratına yumruk yemiş gibi kendisini yere atması mı?

Cristiano Ronaldo 3 Kasım gecesi ikincisini yaptı..

Peki AC Milan taraftarlarının nefreti ve hayranlarının uğraduğı hayal kırıklığı dışında eline ne geçti?

Şimdilerde Pele-Maradona kıyaslaması Ronaldo-Messi ikilisi için yapılıyor ya..
Messi bunu yapmaz Ronaldo..
Messi futbola ihanet etmez.. 

İzlemeyenler ya da tekrar izlemek isteyenler için olay anı:

5 Kas 2010

16. yıl..

1994 yılında çok sevdiğim bir arkadaşımın evinde tanıştım onunla.. Çok güzel görünmüyordu ama heyecan uyandıran, kıpır kıpır bir tarafı vardı.. Söylediklerini bile tam olarak anlayamıyordum aslında.. Yine de ilgimi çekmişti.. Merak etmiştim..

Üçümüz bir süre vakit geçirdikten, buzları erittikten sonra arkadaşımdan ayrılıp bizim eve geçtik.. Saatlerce baş başa kaldık.. Baş başa uykusuz saatler, günler, geceler geçirdik.. Ona önce ısındım, sonra alıştım, sonra da bağlandım.. 1994 yılıydı..

Şimdi 2010 bitiyor.. İlişkimizin 16. yılını kutlayacağız bugün.. Yüzü her geçen yıl olduğu gibi bu yıl da biraz daha değişmiş, daha da güzelleşmiş.. Heyhat.. Her geçen yıl daha da güzelleşiyor.. Şarap gibi..

Evet.. Bugün 5 Kasım.. Bugün çok güzel bir gün.. Bugün hasretin bittiği gün..

Takım elbiselerinizi hazırlayın zira O geliyor..

FM 2011 hepimize hayırlı uğurlu olsun!

3 Kas 2010

"Sir"lerin en güzeli!

Sir Robert William Robson, ya da nam-ı diğer Sir Bobby Robson.. 76 yıllık hayatına sayısız başarılar sığdıran emekli hücum oyuncusu ve teknik direktör..

Çok özleniyorsun güzel insan!

Oyunculuk yıllarında yakaladığı başarılar ya da teknik direktörlük kariyeri boyunca kazandığı kupaların ötesinde bambaşka bir futbol insanı, bir devrimci..

Devrimi, 13 yıl başında kaldığı Denizlispor kıvamındaki Ipswich Town ile UEFA kupasını kaldırması değil, bu 13 yılda genç yeteneklerine inanarak sadece 14 transfer yapmış olmasıdır.. Devrimi, PSV ile kazandığı şampiyonluklar değil o zamana kadar dokunulmaz olan “yıldız oyuncu” kavramını sarsması ve Romario’yu tımarlamasıdır.. Devrimi, İngiltere’nin başındayken milli takımımıza 8 atması değil, “Tanrının Eli” yakıştırmasına tüm basının önünde “Serserinin Eli” diyebilmesidir.. Devrimi, kariyerinin son yıllarında babası kömür madenlerinde çalışırken tanıştığı çocukluk aşkını, Newcastle United’ı Avrupa’ya taşıması değil, her şeyin para üzerine döndüğü futbol dünyasında yeni kontratına imza atarken tek bir poundun bile lafını etmemesidir. Devrimi, harika antrenörler yetiştirmesi değil, kazandığı başarıları yardımcısı Jose Mourinho ile paylaşması ve sağlığında “ondan çok şey öğrendim” diyerek tevazu göstermesi, onu onurlandırmasıdır.

Tüm bunların ötesinde, bu büyük üstadın en büyük devrimi, yeşil sahalarda faal olduğu bunca yıl boyunca bir tek kişinin bile arkasından kötü tek bir cümle kurmamasıdır!

Bu ise kariyerinin, başarılarının, yetiştirdiği oyuncuların, geliştirdiği taktik sistemlerin çok ötesinde bir noktadır.

Bu güzel insan, büyük futbol adamı, bir buçuk yıl önce aramızdan ayrıldı. Yıllar boyunca savaştığı, bu yolda defalarca ameliyat masasına yatmasına sebep olan hain kanser önce bağırsaklarında, ardından cildinde, sonra akciğerlerinde, sonra beyninde ve en sonunda yine akciğerlerinde türeyip onu bizden koparmadan önce ise futbol dünyamızın temel taşlarını yerinden oynatmayı başardı.

İyi ki vardın Sir Robson.. İyi ki senin yarattıklarını izleme fırsatımız oldu.. Futbol senin sayende artık daha da güzel.. Huzur içinde yat..

Not: Aramızdan ayrılmadan yaklaşık bir yıl önce, "I am going to die sooner or later. But then everyone has to go sometime and I have enjoyed every minute," demişti. Yaklaşıma, doygunluğa, olgunluğa bakar mısınız?

Tanrının Türk futboluna da bir Sir Bobby Robson bahşetmesi dileğiyle..

2 Kas 2010

Peki ya onlar?

Dün paylaştığım "Aynı Biz!" yazısı üzerine, Sayın Serbülent Şengün'ün İngiltere'nin genç futbolcu yetiştirme stratejisi hakkında paylaştığı ve aşağıda bağlantısı bulunan harika dokümanı incelemenizi öneririm..

Son derece nesnel bilgilerle hazırlanmış olan ve "sistem iyi mi kötü mü?" değerlendirmesinin verilere dayandırılarak yapıldığı bu enfes raporu Federasyonda görevi bulunmayan bağımsız araştırmacı Richard Lewis hazırlamış.

Serbülent Bey'e bir kez de buradan teşekkür ederim..

1 Kas 2010

Aynı biz!

1980’lerde holiganizm ve uluslar arası arenadaki istikrarsızlıklardan çeken İngilizler, futbol dünyalarını baştan yaratmaya karar verdiler. Hükümetin başını çektiği bu “yeniden yapılanma” projesinde kulüplere ciddi miktarda fon aktarıldı. Bu yeniden yapılanma çalışmaları içinde stadyumların yenilenmesi, holiganlığın önünün alınması ve milli takımın yeniden yapılandırılmasının yanında genç oyuncuların yetiştirilmesi de önemli bir kalem oldu.

Genç Wayne

Çok sıkı kurallar eşliğinde her bir Premier League ekibinin birer “Gençlik Akademisi” oluşturmasına karar verildi. Oldukça detaylı hazırlanan çalışmalar sonucunda sadece “süper yetenek avcılığı” ile sınırlı olmayan, genç oyuncuların hayata bakışlarını, beslenme alışkanlıklarını, davranışlarını ve hatta alışkanlıklarını bile şekillendiren bir sistem oluşturuldu.

“Gençlik Akademileri”nde kuralların sıkılığı birçok kulüp tarafından eleştirilse de sistemin yozlaşmasına engel olması ve sağlıklı bir şekilde çalışması açısından önemli bulunduğu için itirazlar sınırlı kaldı.

Takımların U9’dan U18’e kadar birçok “mini” takım kurmalarını zorunlu hale getiren sistemin kuralları arasında oyuncuların asgari ve azami kontrat süreleri, oynayacakları maç sayıları ve hatta tesislerden evlerine azami ne kadar zamanda ulaşmaları gerektiğine kadar birçok düzenleme yer alıyor.

Örneğin; oyuncularla 13 yaşına kadar sadece 1 senelik anlaşma yapılabiliyor. Böylelikle hem kulüpte rahat edemeyen oyuncular hem de oyuncuda gelecek görmeyen kulüpler daha rahat hareket edebiliyor. Oyuncuların eğitimlerini aksatmaması ve ailevi sorunların önüne geçilmesi açısından evlerine (yaş gruplarına göre) 45 ila 90 dakika mesafedeki tesislerden ötesine gitmeleri yasaklanmış durumda. Akademi personelinin Federasyon tarafından belirlenmiş eğitimleri tamamlamış olması şart. Oyuncuların belirli bir sayıdan fazla ya da az maç yapmaları da yasaklanmış durumda.

Bu düzenlemeler Premier League kulüpleri tarafından o kadar ciddiye alınmış durumda ki her yıl milyonlarca Pound bu akademilere aktarılıyor. Akademideki her bir oyuncunun her adımı takip ediliyor, istatistikleri ve gelişim tablosu detaylı veri tabanlarında izleniyor. Her yıl yüzlerce genç kadrolara alınıyor ve yeterli gelişimi gösteremediğine inanılan bir o kadarı da serbest bırakılıyor. Kulüplerin “scouting” ağı her geçen gün genişliyor ve serbest bırakılan gençlerin yerini alacak en iyi alternatiflerin tespiti için 8-10 yaşlarındaki gençler düzenli olarak takip ediliyor. Hatta “Ön Akademi” sistemi ile bir uydu takım içinde U6, U7 ve U8 takımları oluşturuluyor zira “dışarıdan” oyuncu getirme şansları olmayan bu akademilerin yakın çevrelerindeki yetenekleri gözden kaçırma lüksü bulunmuyor. Serbest bırakılan oyuncuların ise futbola devam edebilmeleri için daha küçük takımlarla temaslarda bulunuluyor, oyunculara yer açılıyor.

Gençler, akademi turnuvaları ile “rekabetçi oyun” ile tanışıyorlar ama Akademi takımlarının maç kazanmak ya da şampiyon olmak gibi bir amaçlarının olmadığı herkesçe kabul ediliyor. Önemli olan nokta oyuncunun futbol yeteneklerinin yanı sıra zihinsel yeteneklerini de geliştirebilmesi.

Yapılan çalışmalar, alt yapıdan yetişen bir oyuncunun kulübe maliyetinin 2,5-3 milyon pound seviyesinde olduğunu gösteriyor. Kulüplerin bu maliyete katlanmasının arkasında ise bir tek güdü yatıyor.. Yeni bir Wayne Rooney yaratmak..

Aynı biz!

Bunlar, bırakın bu ya da benzer bir sistemi, “scouting” kelimesinin karşılığını bile dilinde barındırmayan bir ülkenin vatandaşları olan bizlere masal gibi geliyor değil mi?

Ama yok! Rijkaard’ın “teknik direktör olup olmadığı”nı sorgulamak, Nihat ve Nobre gibi adamlara trilyonlar yatırmak, Bilica gibi kasapları “yabancı oyuncu” diye alıp kadrolarımıza koymak, son yıllarda yetiştirdiğimiz tek genç yeteneğin seks hayatını ulusal kanallarda tartışmak daha kolay, daha verimli..

Not: Wayne Rooney, Aaron Lennon, Theo Walcott, Ashley Young, Tom Huddlestone, Joe Hart ve Kieran Gibbs gibi isimler bu yeni sistemin ürünleri. Bakalım 1966’dan beri kazanamadıkları Dünya Kupası’nı ve bitmek bilmeyen Avrupa Şampiyonluğu hasretini bu sistemin hasadı dindirebilecek mi?


Bekleyip göreceğiz..

27 Eki 2010

Genç Kartallar

Beşiktaş'ın her mevkide yetenekli gençleri var. Bu sene, aşağıdaki listede adı geçen Kemal Akbaba ve Muhammet Demirci dışındaki tüm isimleri A takımda az ya da çok izleme fırsatımız oldu.

Böylesi bir onbir elbette ki günümüz futbolunda mümkün olmayan bir fantazi ancak bu listeden çıkacak ve futbolculuğu, kişiliği, Beşiktaşlılığı ve oyunu ile taraftarlara ilham verebilecek en az 4 isim olduğunu düşünüyorum. Halihazırda Cenk Gönen ve Necip Uysal kadrodaki yerlerini aldılar bile.

Beşiktaş'ta uzun zamandır eksikliği duyulan bu tablo beni ister istemez heyecanlandırıyor.


Genç Kartallar


8 Eyl 2010

Whose Hiddink?

Çok ilginç bir kariyer Hiddink’inki. Doğup büyüdüğü kültürün çok uzağında, Uzak Doğu’da, Okyanusya’da, Rusya’da milli takımlar seviyesinde teknik adamlık yaptı ve hep başarılı oldu. Pek de parlak olmayan bir futbolculuk kariyerinin ardından üzerine geçirdiği takım elbisesi ile PSV ile müthiş başarılara imza atsa da asıl süksesini “dünya vatandaşı” olmayı başararak yaptı.

Euro 96’da ülkesinin milli takımıçeyrek finale taşıdı, Fransa 98’de ise yarı final oynattı. 2002 Dünya Kupası’nda yerkürenin şaşkın bakışları arasında futbola uzak bir ülkeyi, ev sahibi Güney Kore’yi yarı finale taşıdı. Yetmedi 2006’da Avustralya’ya tarihinde bir ilki yaşatarak 2. tura taşıdı. Yine yetmedi 2008’de Rusya ile turnuvada fırtınalar estiren kendi ülkesini ezdi geçti ama yarı finalde şampiyon İspanya’ya takıldı.

Dilini, adetlerini, futbol anlayışlarını bilmediği ülkelerde önce eleştirildi, ardından alkışlandı. Hiçbir ayrılığı “problemli” olmadı, hep profesyoneldi. Takımlarıyla fazla ilgilenmemekle, milli takımını yönettiği ülkede fazla bulunmamakla suçlandı, hatta bazen kız arkadaşları yüzünden eleştirildi ama hep işine odaklandı ve hep kazandı.

Şimdi bizim milli takımı yönetiyor. Eleştiriler başladı bile. “Eski oyuncuları çağırıyor”, “Oğuz Çetin’in etkisinde kalıyor”, “Türkiye’ye haftanın sadece 2 günü geliyor”, kalan zamanlarda geziyor”, “futbolcularla çok mesafeli”, “bu kadar parayı hak ediyor mu?”..

Şahsi kanaatim böylesi bir “değişim” in milli takım seviyesinde gerekli ve Hiddink tercihinin yerinde olduğu yönünde. Hiddink kendisini uluslar arası platformda defalarca kanıtlamış bir teknik adam. Bununla birlikte milli takımımızda eksikliği hissedilen “profesyonel yaklaşım”ı benimsediği ve çalıştırdığı takımlarda uygulattığı bir gerçek. “Kesseler acımaz!” dönem(ler)inin ardından “kademeye düzgün girin, top şişirmeyin” yaklaşımının bize ilaç gibi geleceğini düşünüyorum.

Beni en çok umutlandıran olay ise Hiddink’in beyanatları. “2012’ye zaten katılacağız, mesele gençleri getirmek ama şu an için daha tecrübeli bir ekip tercih ediyorum,” ne kadar güzel bir cümledir. Kendine güven, planlanmış bir strateji ve mantık bir arada! “Ömer Erdoğan iyi bir oyuncu ama aynı özelliklerde daha genç biri olsaydı onu tercih ederdim,” açık sözlü bir geniş görüşlülük beyanı.

Gördüğüm ve anladığım kadarıyla Hiddink’in futbolunda dil, din, adet gibi detayların yeri yok. O sadece işini yapmayı seviyor ve geri kalan hiçbir şeyi umursamıyor. Gittiği ve başarılı olduğu tüm ülkelerde insanlarla mesafesini koruyor, milli marş okuma yalakalığını yapmıyor. Ardından kimse “bizim Hiddink’imiz” demiyor, diyemiyor.

Bize çok “başka” olan bu bakış açısının ve davranış biçiminin özellikle orta/uzun vadede ikinci bir Piontek dönemine dönüşeceğini düşünüyorum.

Yine de, yeterli sabrı gösterebileceğimizden emin olamıyorum.